12/11/2006 - İnançsız birine önce neyi ve nasıl anlatmalı?


İnançsız birine önce neyi ve nasıl anlatmalı?


Sorunun cevabına geçmeden önce bazı hususları belirtmek fâideli olacaktır.

Evvelâ inançsızlığın çeşitleri vardır: Şahsın husûsî kanaati, iman karşısındaki davranışları; inanılacak şeylerin bütününe inanıp inanmama gibi hâlleriyle çeşitlilik arzetmektedir.


İman esaslarına karşı alâkasızlıkdan inançsız olan birisi, o esasları kabul etmeyen bir diğerinden farklı olduğu gibi bu da, o erkânın bütününü reddeden ve yok kabul edenden tamamen farklıdır.


Daha değişik bir ifâde ile bu hususu şöyle bir tertibe tâbî tutmak da mümkündür;


1- İnanılması gerekli olan şeylerin varlığını düşünmeden, sırf bir alâkasızlık ve lâubâlîlikden doğan inançsızlıkdır ki ; büyük bir kısmı îtibariyle muhâkemesizlerin, budalaların veya hevâ ve hevesinin esiri zelil ruhların ve sefil akılların işidir. İnanç adına bunlara birşeyler anlatmak oldukça zor, belki de imkânsızdır. Bunların davranışlarına insiyâkilik hâkimdir. Kitlenin ağır baskısıyla hareket eder, onunla oturur, onunla kalkarlar.


2- İnanç esaslarını kabul etmeyenlerdir. Bunlar hangi sâikle bu duruma gelirlerse gelsinler, münkir ve mülhiddirler. Her toplum içinde en kabarık olan da hemen hemen bunlardır.


3- İnanılması gerekli olan şeyleri yok kabul edenlerdir ki; eski devirlerdeki emsâllerine nisbeten, günümüzde bunların sayıları da oldukça fazladır.


Bu son iki bölümde ele alınan inançsızı, ayrıca;


a) Herşeyi maddeye irca eden ve hiçbir metafizik hâdiseye inanmayanlar,

b) Bazı metafizik ve parapsikolojik hâdiseleri inananlar, diye ikiye ayırmak da mümkündür.


İnançsızlık, günümüzde, azgınlaşan insanoğlunun en bâriz vasfıdır. Ve asrımızda gençliğin, bunalım sebeplerinden birisidir.


İnançsızlık bütünüyle bir felâket ve bütünüyle anarşinin temel rüknü ve kaynağıdır. Diyebiliriz ki, insanlık en huzursuz demlerini, en îmansız olduğu devrelerde yaşadı. "Rönesansın" serâzâd efendileriyle, Fransız İhtilâlinin serserileri, tabakât-ı beşer çapında ilk inançsızlığı temsil eden ve onu yaygınlaştıranlar oldular. Daha sonra ise, müjik bir tip, ona bir "din" deyip sahib çıktı. Ve onu, bugün dünyanın dörtbir bucağında tutuşturulan fitne ateşlerinin kibriti ve çırası hâline getirdi.


Artık bir serserilik ve çılgınlık felsefesi olduğu iyiden iyiye anlaşılan günümüzdeki ilhâdın; içtimâiyatçılardan, iktisâdiyatçılardan daha çok, psikiyatristlerin üzerine eğilmeleri gereken bir mevzû olduğu kanâatindeyiz. Evet, psikiyatri kitaplarındaki deli tipleriyle, günümüzdeki inançsız neslin durumu karşılaştırılınca, buna hak vermemek elden gelmez.


Ne var ki, bu ne benim mevzuumdur, ne de sorulan soruyla doğrudan doğruya münâsebeti vardır. Ancak, hem bunu arzederken, hem de inançsızlığı basit bir tertibe tâbi tutarken, inancın dereceleri ve farklılığı gibi, inançsızlığın da dereceleri ve çeşitleri olduğunu göstermeye çalıştık ki, her inançsıza, her söylenen sözün derman olamayacağına, farklı inkârların farklı şekillerde ele alınması lâzım geldiğine ve her münkirin durumuna göre irşâdın yapılması zaruretine dikkatleri çekmiş olalım.


Binâenaleyh, inançsızlık içindeki farklılıklar kadar, irşad, uyarma ve ıslahda da, az çok birbirinden ayrı usûllere başvurmada fâide vardır. İyi bir uyarı ve irşâdın yapılabilmesi için, muhâtabın, yukarıda işaret edilen bölümlerden hangisine girdiğini önceden tesbit etmek bir kısım uygunsuz beyân ve falsoları önlemiş olur. İşin bu kısmı bir hekim hazâkati içinde ele alındıktan sonra inançsıza neyin ve nasıl anlatılması lâzım geldiği de, bir ölçüde belirlenebilir. Mâmâfih, biz yine de gerekli gördüğümüz şu hususları sıralamak istiyoruz:


1- Muhâtabın inançsızlığının nasıl bir inançsızlık olduğu; bütüne mi yoksa bazı rükûnlara mı râcî bıılunduğu hususunun tesbiti lâzımdır ki, etrafında tahşîdat yapılması lâzım gelen mes'eleye, gereken ehemmiyet verilmiş olsun. Bu arada körükörüne saplantısı olan veya lâubâlî bulunan biriyle de, boşurıa uğraşılıp vakit kaybına sebebiyet verilmesin.


2- Muhâtabın kültür seviyesinin, içtimâî ufkunun bilinmesi ve anlayabileceği bir dille kendisiyle konuşulması çok mühim bir unsurdur.


Kültür seviyesi oldukça yüksek birisine, daha az ma'lûmatı olan birinin bir şeyler anlatmağa çalışması, umumiyet îtibariyle aksülamel (reaksiyon) le karşılanır. Bilhassa günümüzde, enâniyeti çok inkişâf etmiş kimselere ve hele biraz da birşeyler biliyorsa, lâf anlatmak kâbil değildir. Böylelerine, kendi seviyelerinde birinin ve doğrudan doğruya onları muhâtab alıyor hissini de vermeden anlatılması gerekli olan şeyleri anlatmalıdır ki, maksat hasıl olsun.


Muhâtabın anlayabileceği bir dil kullanma da çok mühimdir. Günümüzde, düşüncedeki sakatlıklar, dilimize aksede ede, onu öylesine yıkdı ki, aynı vatan sınırları içinde yaşayan nesillerin, aynı dili kullandıklarını iddia etmek âdeta imkânsızdır. Vâkıâ; matbuât ve TRT'nin birleştirici unsurlar olarak tek-dil ve tek-stil mevzuunda müsbet bazı şeyler yapabilecekleri düşünülebilir. Ancak, çeşitli ideolojilere gönlünü kaptırmış, farklı grupların kendilerine göre kitabları, kendilerine göre gazete ve mecmuaları bulunduğundan zavallı nesiller kendi içine kapalı hizipler olarak yaşamaktan kurtulamamaktadır. Ayrı ayrı terminolojiler ve ayrı ayrı metodolojiler, nesiller arasında aşılmaz uçurumlar meydana getirmektedir.


Bu îtibarla, kendisine birşeyler anlatılması düşünülen kimsenin, hangi sözlere ve anlatma usûlüne, ne kadar âşinâ olduğunun çok iyi tesbit edilmesi lâzımdır. Yoksa, birbirini tanımayan iki yabancının, şaşkınlık içinde geçen musâhabelerine benzeyecek ki, çok da fâideli olacağı kanaatinde değiliz. Maksat ve maksada ışık tutacak terminoloji ve düşüncenin fevkalâde berrak olmasına bilhassa dikkat edilmelidir.


3- Anlatacağımız şeylerin, önceden çok iyi bilinmesi, hatta takdim edeceğimiz hususlar hakkında vârit olabilecek suallere, iknâ edici mâhiyette cevapların hazırlanması şarttır. Aksine, küçük bir falso, ehemmiyetsiz bir yanlış herşeyi alt-üst edebilir.


Bu arada bizim bilgisizlik ve görgüsüzlüğümüzle solgun görünen yüce hakikatlar, muhâtabımızın nazarında küçülür, değersizleşir ve söner gider. Daha sonra başkalarıyla, bu türlü biraraya gelme ve musâhabeler için de farklı bir bakış meydana gelmesine sebep olur ki; kanaatimce karşı taraf bir daha da böyle bir pozisyona düşmemeye gayret edecektir.


Böyle bir duruma sebebiyet veren şahıs, ne kadar da hüsnü niyetli olursa olsun hatası büyük sayılır. Kimbilir günümüzde böyle yarım mürşidlerden ötürü, ilhadda şartlanan ne kadar genç vardır!.. Eskiler; "yarım molla din götürür, yarım hekim de can" derlerdi. Aslında, yarım mürşidin zararı, yarım hekimden çok daha büyüktür. Zîrâ hekimin bilgisizliği veya yanlışı, kısacık maddi hayatı tehdit etmesine mukabil, mürşidinki çok uzun ve ebedî hayatı bozup mahvına sebebiyet vermektedir.


4- Anlatmada, diyalektik ve ilzâm yoluna katiyyen girilmemelidir. Ferdde enaniyeti tahrik eden bu usûl, aynı zamanda neticesizdir. Gönülde inanç nurlarının yayılıp gelişmesi, o imanı yaratacak Zât'la sıkı münâsebet içinde olmağa bağlıdır. O'nun hoşnudluğu ve görüp gözetmesi hesaba katılmadan, iddiâlı münakaşalar ve ehl-i gaflet usûlû münâzaralar hasmı ilzâm etme ve susturmağa yarasa bile, te'siri olabileceği kat'iyyen iddiâ edilemez. Hele böyle bir münâkaşa ve münâzara zemininin açılacağı başdan biliniyor ve oraya hazırlıklı ve yüksek gerilimle geliniyorsa.. böyleleri münâzaracıdan daha ziyade birer hasım halinde kinle oturur ve öfke ile ayrılırlar. Kalkarken de, iknâ olmamış gönüllerinde, anlatılmak istenen şeylere cevaplar araştırma düşüncesiyle kalkarlar. Ötesi ise mâlûmdur artık.. Dostlarına müracaat edecek, kitab karıştıracak ve bin yola başvurup, kafasına sokmağa çalıştığımız şeylerin cevaplarını araştıracaktır. Bu ise, onları inançsızlıkda bir kademe daha ileri götürecektir ki; irşadcının, asıl yapmak istediği şeye zıd bir duruma sebebiyet verilmiş olacaktır.


5- Anlatmada, muhâtabın gönlüne seslenilmelidir. Her cümle samimiyet ve sevgiyle başlayıp, aynı şekilde sona ermelidir. Karşımızdakine veya düşüncelerine yönelik herhangi bir huşûnet, anlatacağımız şeylerin tesirini bütün bütün kıracağı gibi, muhâtabı da küstürecektir.


Mürşid, hastasını mutlaka iyi etme kararında olan müşfîk bir hekim gibi, ona eğilen, onu dinleyen ve onun ma'nevi ızdırablarını vicdanında yaşayan, gerçek bir havârî ve hakikat eridir. Ses ve söz, bu anlayış içinde mûsikîleşir ve tatlı bir zemzem ile karşıdakinin gönlüne akacak olursa, onu fethettiğimizden emin olabiliriz.


Hatta muhâtabımızın mimiklerine ve işmîzazlarına dikkat kesilerek, kendimizi sık sık akord etmek suretiyle, onu bıkdıran, usandıran şeyleri tekrarlamamış oluruz.


Burada; şu nokta, asla hatırdan çıkarılmamalıdır:


Muhâtabımız yanımızdan ayrılırken, samimiyet gamzeden davranışlarımızı, tebessüm eden bakışlarımızı ve vücûdumuzun her tarafından akıp dökülen ihlâs ve inanışımızı alıp götürecek ve hiçbir zaman unutmayacaktır. Bir de buna, ikinci bir defa karşılaşma arzusunun duyulduğunu ilâve edecek olursak, anlatılması gerekli olan şeylerin büyük bir kısmını anlatmış sayılırız.


6- Muhatabın yanlış düşünceleri, isâbetsiz beyanları, gururuna dokunacak şekilde tenkid edilmemelidir. Hele, başkalarının yanında onu küçük düşürecek şeylere aslâ tevessül edilmemelidir. Maksat, onun gönlüne birşeyler yerleştirmekse, icâbında bu uğurda bizim onurumuz çiğnenmeli ve bizim gururumuz kırılmalıdır. Kaldı ki, karşımızdakinin "demine-damarına" dokundurarak, ona bir şey kabul ettirmek de katiyyen mümkün değildir. Aksine, onu her örseleyiş, bizden ve düşüncemizden uzaklaştıracaktır.


7- Bazen böyle bir inançsızı, itikadı sağlam, içi aydın, davranışları düzgün arkadaşlarla tanıştırma, bin nasihattan daha tesirli olur. Ancak, böyle bir yol, her inançsız için değildir. Bu itibarla irşadcı az-çok tilmizini tanıyıp ona göre bir metod tatbik etmelidir.


8- Bunun aksi olarak. davranışlarında gayri ciddi; düşüncelerinde tutarsız: Yüce Yaratıcıya karşı teveccüh ve huzuru zayıf kimselerle de asla görüştürülmemelidir. Hele, mütedeyyin ve bilgili geçindiği halde ibâdet aşkından mahrum, duygu ve düşünceleri bulanık kimselerle tanışıp temasa geçmesine katiyyen mâni olunmalıdır.


9- Onu, yer yer dinleyip kendisine konuşma fırsatı verilmelidir. Onun da bir insan olduğu düşünülerek, aziz tutulup fikirlerine müsâmaha ile bakılmalıdır.


Bir ferdin inancındaki keskinliği, kendi içine dönük olduğu nisbette onu olgunlaştırır, faziletli kılar. Dışa ve hususiyle birşey bilmeyenlere karşı ise onu kaçırma ve nefret hissi vermeden başka birşeye yaramaz.


Vâkıa, bâtıl fikirleri dinlemek ruhda yara yapar ve sâfi düşünceleri ifsâd eder. Ancak, bu türlü ezâya katlanmakla bir gönül kazanılacaksa, dişimizi sıkıp sabretmeliyiz.


Yoksa ona hakk-ı fikir, hakk-ı beyân tanımadan, anlatmayı daima elde tutacak olursak, meclis soluklarımızla dolsa taşsa bile, muhâtabın kafasına birşey girmeyecekdir. Bu hususda sevimsizleşen nice kimseler vardır ki; dibi delik kovayla su çekiyor gibi, dünyalar dolusu gayretine rağmen bir ferde istikâmet dersi verememiştir.


Veyl olsun, başkalarını dinleme nezâketinden mahrum konuşma hastalarına!


10- Anlatılan şeylerde, anlatanın yalnız olmadığını, kadîmden bu yana pek çok kimsenin de aynı şekilde düşündüğünü ifâde etmek yararlı olur. Hatta günümüzde bir-iki inanmayana bedel, bir hayli mütefekkirin sağlam inançlı olduğunu mutlaka anlatmak lazımdır. Hem, kavl-i mücerred olarak değil, misâlleriyle anlatmak lâzımdır.


11- Bu çerçeve içinde, anlatmak istediğimiz şeylerin ilki hiç şüphe yok ki: "Kelime-i tevhid "in iki rüknü olmalıdır. Ancak daha evvelki müktesebâtıyla veya o anda verilen şeylerle, kalben inanç ve iz'âna erdiği hissedilirse, başka hususlara geçilebilir.


İnanç babında gönlü sağlama bağlanmadıktan sonra, inkârcının her zaman tenkidine cür'et gösterebileceği mes'elelerin anlatılmasından katiyyen sakınılmalıdır.


Netice olarak diyebiliriz ki, inançsız'ın durumunu tesbit ettikten sonra, zikredilen usûl çerçevesinde birinci derecede anlatılması gerekli olan şeyler iman esasları olmalıdır. Bunlarda, gönlün itminana kavuşduğunu hissettikten sonra, diğer meseleleri anlatabilme imkân ve fırsatı doğmuş olur. Aksine, günümüzde olduğu gibi, "ata et, ite ot" vermelere veya yemek verme usûlü bilmeyen garson gibi, ilk defa sofraya hoşafları sıralama nevinden hatalı takdimler olacaktır ki, biz böyle bir takdimi, ne kadar beğenirsek beğenelim karşı taraf üzerinde menfî tesiri büyük olacaktır.


Bu yazıyı, millî duygu ve düşünceye susamış ve inançsızlık girdabı içinde her hareket edişte ölüm deliğine doğru yaklaşan biçâre neslimizin kurtarılma. vazifesini yüklenmiş muazzez maârif ordusuna armağan ediyoruz.


Müjik: Kaba,köylü tipli, Kus köylüsü.
Hazâkat: İhtisas. Meharet peyda etmek. Üstad olmak.
Kavl-i mücerred: Delilsiz söz.

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

12/11/2006 - Allah kelimesi ile tanrı kelimesi arasında nasıl bir fark vardır


Allah kelimesi ile tanrı kelimesi arasında nasıl bir fark vardır?


Bizim eski atalarımız müslüman olmadan önce yaratıcı bir zâta inanıyorlardı. Belki kendilerine göre, değişik tanrıları da vardı. Ama onlar daha çok kendi lehçeleri ile "Tengri" dedikleri zaman, zât-ı ulûhiyeti kasdediyorlardı. Bu kelime sonra biraz daha incelik kazandı ve tanrı şeklini aldı ki, aslında mabud demektir ve Arapçadaki "İlâh"ın, Fransızcadaki "Diyo"nun, Farsçadaki "Hudâ"nın karşılığı olan bir kelimedir. Ama hiçbir zaman, Cenab-ı Hakk'ın bütün Esmâ-i Hüsnâsını câmî, İsm-i Zât olan Allah kelimesinin karşılığı değildir. Allah dendiği an,bütün kâinatta tecelli eden isimleriyle bir Zât-ı Ecell-i A'lâ akla gelir. Allah kelimesiyle anlaşılan budur. Yani O, Ma'bud-u Mutlak, Hâlık-ı Mutlak, Maksûd-u Mutlak, Rezzâk-ı Mutlak, Bâri-i Mutlak, Cemîl-i Mutlak'tır. İlh... Esmâ-i Hüsnâ'yı (2) câmî Allah kelimesinde böyle umumi bir mânâ anlaşılır. Ve, bu îtibarla da Allah'ın (C.C) ism-i hâssıdır. Allah dendiği an bu Ma'bud-u Mutlak anlaşılır ve Vâcib-ül Vücûd akla gelir. Ama, tanrı dendiği zamân Yunanlının aklına Zeus gelir. Mısırlının Apis Boğası ve Hintlinin aklına da kendi inekleri... Demek tanrı kelimesiyle yerli-yersiz ma'but kelimesinin akla gelmesine karşılık, Lafz-i Celâle olan Allah kelimesi Vâcibül Vücûd'un ism-i hâssı olarak sadece o Esmâ-i Hüsnâ sahibi Zât-ı Zülcelâl-i akla getirir. Onun için bir insan, tanrı demekle Allah yerinde kullanırsa, maksadını anlatamaz ve hata etmiş olur. Tanrı, ilâh kelimesi yerinde Hudâ, Diyo ve God yerinde kullanılabilir; fakat Allah yerinde değil.. AIlah, Cenâb-ı Hakk'ın Zâtının has ismidir. Onun için "LÂ İLÂHE İLLALLAH" diyoruz; fakat "Lâ Allah'a illallah" demiyoruz. Evvelâ ilâhlar, tanrılar ne varsa hepsi nefyediliyor, sonra da isbatta, Ma'bud-u Mutlak, getiriliyor ve sadece Allah vardır, deniliyor.


Mevlid yazarı Süleyman Çelebi, bu hususu çok güzel tefrik ederek "Birdir Allah ondan artık tanrı yok" deyip, her iki kelimenin yerini de tayin ve tesbit etmiştir.


Buna binâen bir insanın ağzından tanrı kelimesi çıktığında, hemen reaksiyon göstermemeli, o adamın maksadına bakmalı, Allah yerinde o mânâyı kullanmışsa tatlıca îkâz etmeli. Aksine, tehevvür gösterilmemeli. Hele günümüzde katiyyen!

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/11/2006 - Neden herşey ölüme dayalıdır? Mesela; canlıların hayatı, bitkile


Neden herşey ölüme dayalıdır? Mesela; canlıların hayatı, bitkilerin ölümüne; insanların hayatı hayvanların ölümüne...


Eşyada tasarruf eden Zât'ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden dahi en nâdide varlıkları îcad etme âdetinden; herşeye daimî yenilikler bahşetmesinden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüle sevketmesinden, bir baştan bir başa varlık âleminde her grubu bir tulû ta'kib etmektedir. Tıpkı, yer dilimlerinden gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışık, yerini karanlığa terketmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmayan semerelerin alınması.. ve daha pek çok yüce maksadlar için, Güneş küre-i arz münâsebeti içinde, hayatı ölümün arkasına takdığı gibi...


Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duralım; Ancak, herşeyden önce ölümü tanımak gerekmektedir.


Ölüm, tabiî bir sona eriş, bir inkiraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olma değildir. O, bir yer değiştirme, hâl değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfetinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, herşeyin kendi özüne ve hakikatına intikâl etmesinden ibâretdir.


Bu îtibarla ölüm, hayat kadar câzib; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümsüzlüğe ermek kadar büyük bir nîmetdir.


Ölümün bu hakikatını göremeyen maddeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakmışlardır. Dünden bugüne ölümün hakîkatını idrak edemeyen talihsizlerin durumları hemen hep aynı çizgide cereyan etmiştir.


Vâkıa ölüm, bir ayrılık olması îtibariyle. aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Böyle bir te'siri bütün bütün inkâr etmek kâbil olmadığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda -geçici dahi olsa- onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müdhişdir. Böyleleri için "ba'su-ba'd el-mevt" akîdesi, herşeyini kaybeden dilenciye sultanlık bağışlanması ve îdam edilecek birinin ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkalâde sevindirecek büyük bir hâdisedir.


Bunun içindir ki, ölüm, onun hakîkatini idrak edenlerin nazarında, bir terhis, bir tebdîl-i mekân ve yüzde doksandokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukâbil, hakikatını idrâk edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsizler için ise o, bir cellâd, bir darağacı; dibsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur...


Ölümü ikinci ve ebedi bir varoluşun başlangıcı sayanlar. sînelerinde onun tatlı tatlı esintilerini duydukça Cennet baharları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu îtikadî zevk ve neş'eden mahrum inkârcı ise, onu hatırladığı her lâhza, vicdanında yaşattığı Cehenneme girer-çıkar ve ızdırap çeker. Çektiği acılar, sadece kendine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu ve lezzetlerinden lezzet alıp, acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur.


İnanan insanın nazarında herşeyin ölümü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatlerden bir paydos olması ve onların misâlî hüviyetleri, ilmî mâhiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri cihetiyle de bir tekemmül, bir terakkî ve daha ulvî bir mâhiyet kazanmaktan ibâretdir.


Evet, ölüm, ebedi varolmayı sünbül vermesi ve insanı hayatın meşakkâtlerinden kurtarması îtibariyle büyük bir nîmet ve insana en kıymetli bir ilahî armağandır. Ne var ki, her kemâl ve terakkî; dolayısıyla her lütûf ve mazhariyet, bir kısım imbiklerden geçmeye ve bir kısım potalarda şekillenmeye vâbeste olduğu gibi, bütün varlıklar da, böyle daimî bir erime arınma yoluyla daha üst seviyelere tırmanmaktadırlar. Meselâ: Altın ma'deni ve demir cevheri, ancak, eridikten ve bir bakıma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakîkatlarıyla görünme seviyesine ulaşmış olurlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tâbîı tutulmadıkları takdirde, kendi hakîkatlarına zıd bir suretde, taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler.


Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman, anlarız ki; herşeyin bir noktada gurub edip gitmesi, eriyip tükenmesi, zâhiren yokolma gibi görünse bile, hakîkatde daha yüce bir hâle intikal etmekden başka birşey değildir.


Havanın zerrelerinden, suyun atomlarına; otların, ağaçların moleküllerinden, canlıların hücrelerine kadar herşey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüme giderken, haddizâtında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince husüsi mâhiyetleri îtibariyle ölürler; fakat, bütün varlıklar için, en hayatî bir unsur olma yolunda ayrı bir dirilişe ererler.


Bundan dolayıdır ki, biz ölümle kayboluşa; yer değiştirme, hâl değiştirme diyoruz, ama katiyyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeblere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikâller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama kat'iyyen ve asla yokluğa gitmeleri denemez!..


Diğer bir zâviyeden ölüm, mülk sahibinin nazarında, vazîfe devir ve tesliminden ibâretdir. Her varlık, kendine has çizgide, kendini varlığa erdiren zâtın huzurunda bir resmi geçit vazifesiyle mükellefdir. Merâsim bitip, istenilen resim ve sûretler tesbit edildikten sonra, onun gitmesi; yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monotonluktan kurtarma ve en ceyyid, en yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir. Tâ başkaları da kendilerine ait oyunu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. "Gelen gider, konan göçer" fakat, bu gelip gitmelerde yenilikler, canlılıklar ve câzibeler meydana gelir.


Bir başka cebheden de; ölümün sessiz nasihatında, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kâim olmadığını; herşeyin yanıp-sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fenâ ve zevâlin öldürücü pençeleri altında, inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzura erme yolunu iş'âr etme vardır. Yânî, gönlümüzü kaptırdığımız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bâki bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. İşte ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör hükmündedir.


Bundan ötürü, fenâ ve zevâle, kesip biçen bir kılıç nazarıyla bakmakdan daha çok, tımar eden, aşılayan bir el ve neşter nazarıyla bakmak daha muvâfıkdır. Hatta, bir bakıma, fenâ ve zevâli. zâtî görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zîrâ, mutlak yokluk katiyyen bahis mevzû değildir. Bilâkis herşey, bizim dar müşâhede buutlarımıza göre kaybolur, misâlî ve ilmî hüviyetiyle, hâfızalarımızdan Levh-i Mahfuz'a ve nihayet bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar, değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde, farklı mâhiyetlerle varlıklarını sürdürürler. Âdeta herşey, bir tohum hâlinde çürür, bir çiçek hâlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü, binlerce başak ve tomurcukda devamlılığa erer. Şimdi, değişik bir zâviyeden tekrar suâle dönelim. Herşey, ölüme değil de, hayata dayansaydı, yânî, hiçbir şey fenâ ve zevâl bulmasaydı; varlık, varolma içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işleseydi ne olurdu?


Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat vermekle beraber, diyebiliriz ki; ölümün rahmete dayanmasına mukabil, âlem-şümûl ölümsüzlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felâketdir ki; eğer olduğu gibi tasvir etme imkânı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âh u vâh edeceklerdi!..


Bir kere düşünün! Hiçbir şey yok olmadığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. Canlılardan sadece karıncalar, otlardan sarmaşıklar, yeryüzünü hâkimiyetleri altında bulundurup; sonra da, hiçbir sarmaşık, çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi, bir asırda yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlığı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikmet olduğunu görmemek kabil mi?


Hele şimdi, müşâhede ettiğimiz kâinatın o akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yumağının monoton çehresinde görebilirdik?.. En antika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösterilecek!.. Her tarafta, güzelliklerin akislerini görüp durduğumuz muhteşem sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simâda görecektik!.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesîle âlî temâşâların bulunması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahlûklar bile bu mezbelelikten kaçacaklardı..


Diğer taraftan da, bu koca kâinatın idaresinde öyle fevkalâde bir hikmet var ki, zerre mikdar israf ve abesiyet göze çarpmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıymetli şeyleri meydana getiren Mutlak hikmet Sâhibi, elbetteki, hiçbirşeyi isrâf etmeyecek ve en değersiz enkâz ve kalıntıları daha başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icad edecektir.Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahlûklar meydana getirecekdir. Yoksa, önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nâzenin mahlûkları, enkâz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşümûl hikmetine aykırı icraatda bulunmuş olacaktı ki; Şân-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır.


Netice olarak diyebiliriz ki; bütün eşya, tertib, tanzim, sevk ve idâre edilmesi îtibariyle, selîm akıllara, zevkden anlayan gönüllere, şâirane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların, ağaçların hâlden hâle geçmelerine; ımakların fenâ bulma istikâmetinde denizlere koşmalarından, denizlerin,kendi aleyhlerine buharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar; hatta, oradan da başaşağı, yeniden zemîne inerek toprağın bağrında eriyip gitmelerine kadar, herşey ciddî bir şevk içinde,.bir keyfiyetden daha âlî diğer bir keyfiyete doğru koştuğu müşahede edilmektedir.


Ne âlemdir bu âlem aklı, fikri bî-karar eyler,

Hep i'câzât-ı kudret pîş-i çeşmimde güzâr eyler,

Semâvî handelerdir gökyüzünden Hak nisâr eyler,

Serâser nurlardan renklerle istitâr eyler,

Çemendir, bahrdır, kühsârdır, subh-ı rebîdir,

Bu yerlerde doğan bir şâir olmak pek tabiîdir.(*)

A. Hâmid.


(*) Bu âlem öyle bir âlemdir ki; insanın aklını fikrini kararsız kılar. Kudretin bütün mucizeleri gözümün önünden gelir geçer. Gökyüzünden Hakk'ın saçıp dağıttıkları, semâvî tebessümlerdir. Başdanbaşa nurlardan renklerle perdeler. Çimendir, denizdir, dağlıkdır, bahar sabahıdır. Bu yerlerde doğanın şâir olması pek tabiidir.


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/11/2006 - Esîr var mıdır ve keyfiyeti nedir?


Esîr var mıdır ve keyfiyeti nedir?


Esîrin varlığı kat'î değil. Ne var ki, yüzde yüz itimad edeceğimiz bazı zevâtın, misâl sadedinde dahi olsa bunları îrâd edip kullanmaları, bizi hiç olmazsa dikkatli olmaya davet etmektedir.


Çok eskilerde, HUYGENS'in tereddütle ortaya attığı bu, her yere nâfiz ve gayet ince bir mevcut olan Eter fikri, J.Clerk Maxwell tarafından şu şekilde te'yid görünce, artık mutlak boşluk düşüncesi unutulmuştu. Maxwell şöyİe diyordu: Mekân dâhilinde elektrikî-mıknatıs hâdiselerin vücudunu ispat ettikten sonra, esîr gibi bir vasatın lüzumuna ihtiyaç vardır. Makro âlemden, mikro âleme kadar herşey bu esîr içinde hareket eder. Maxwell, bu keşfin ilk neticesi olarak ziya dalgalarının elektrikî-mıknatıs dalgalarından başka birşey olmadığını ve binâenaleyh ziyânın da bir elektrikî mıknatıs hâdise olduğunu iddia ediyordu ki, bu keşif hakikatte, tabiî hâdiseleri bir birliğe doğru götürmek yolunda atılmış ilk adımdı.


Hadd-i zâtında Maxwell'den evvel FARADAY da elektromanyetik hamûlelerin boş mekân içinde hareket edemeyecek ve faâl olamayacaklarını, mutlaka bir vasata muhtaç bulunduklarını düşündükten sonra, bulduğu kanunlarla bu hamûlelerin, enine dalgalı cereyânlar halinde dalgalanacağını ve bu dalgaların aynen ışık gibi aksetme, kırılma ve çift kırılmaya tâbi olacağını haber veriyordu. Maxwell ise, ışığın nisbeten kısa elektromanyetik bir dalgadan ibaret olduğunu iddia ediyordu. Daha sonra ise HERTZ yaptığı pek çok tecrübelerle, Maxwell'in nazariyesini ispat etti. Yani, bir odanın herhangi bir köşesinde meydana getirdiği elektrik akımını odanın diğer köşesinde hiçbir irtibat vasıtası olmayan elektrik devresinde şerâreler hâsıl ettiğini, bu dalgaların süratinin, ışığın süratine müsâvî olduğunu gördü ki, bu dalgalara, adını izâfeten HERTZ dalgaları dendi. Aslında bununla bugün herkesin çok iyi bilip ve istifâde ettiği radyo, telsiz, telefon esası keşfedilmiş oluyordu.


Esîr fikri, uzun zaman hâkim olduktan sonra, onun gerçekten var olup olmadığını MORLEY ve MİCHELSON tecrübe ile öğrenmek istemiş ve şöyle düşünmüşlerdi: Arzın bir noktasına tesbit edilen bir cihazda, bir ışık şuâının yarısı yerin hareket istikâmetine doğru bir noktaya aksettirildiğinde, şuanın diğer yarısı da arzın hareket istikametine amûd (dikey) istikametindeki noktaya gönderilse ve oradan da yine cihazdaki muayyen noktaya yansıtıldığı takdirde, arzın hareket istikâmetindeki şua parçasına vâsıl olması lâzım gelir. Çünkü arzın hareket istikametinde giden ve dönen şua, esirin içinde daha yavaş gidecek ve dönecekti. Halbuki, yerin hareket istikametine amûd (dikey) olarak gönderilen şua parçası esirin ters akışına maruz kalmayacağı için daha çabuk gidecek ve tabii aynı zamanda daha çabuk dönmüş olacaktı. Michelson ve arkadaşının yaptıkları tecrübe menfi olarak "eter"in aleyhinde çıktı. Hatta âletin yanlış olabileceği hususu düşünüldü ve tecrübe yenilendi. Yine aynı netice elde edildi. Demek ki eter diye birşey yoktur. Haddizâtında bu tecrübeye radyo dalgalarının bir yerden bir yere intikali için, bir vasata ihtiyaç bulunmadığını da açıklıyordu.


Bu menfî neticeye îtiraz edenler oldu. Bunlardan LORENTZ, cisimlerin hareket istikametinde boyundan kaybedecekleri prensibine dayanarak Michelson'un denemelerinde de aynı durumun bahis mevzuu olduğunu söylüyor, her iki şuanın merkez noktaya aynı anda avdet ettiğini riyâzî olarak isbatlamaya çalışıyordu ki, meselenin ilk tecrübe ile isbat edildiği devrede bu oldukça makûl bir itiraz sayılırdı. Ancak, Michelson'un nasıl bir mevcudu tecrübe ettiğini, hem de Lorentz'in esîr vardır ifadesinden ne kasd edildiğini anlamak oldukça mühimdir.


Bunlardan biri, yaptığı tecrübe ile ona yok derken, her halde esîrin katı bir madde olduğu tasavvuruna karşı diyordu. Ve en azından onu hava gibi kabul ediyor ve bir çeşit atmosfer hüviyetinde, arzı saran bu seyyâl maddenin arzla beraber hareketini de düşünüyor ve tecrübesini böyle hayâlî bir "eter" içinde yapıyordu.


Acaba, esir denen şey, madde üstü bir şey olamaz mıydı ki, günümüzde anti-madde, anti-atom, anti-proton, anti-nötron gibi meşhûd dünya karşısında gayri meşhûd ve gayr-i meş'ûr bir âlem olarak zıd bir çizgiyle îzâh edilen bu yanlış anlayışlarla te'lif edilmesin. Kaldı ki Bilim-Teknik ve Sızıntı gibi popüler bir kısım mecmualar, yeniden esire dönüş hususunda oldukça dikkate değer şeyler de kaydediyorlar.


Netice olarak diyebiliriz ki; Esîr mevzuunda müşâhede ve tecrübeye dayalı herhangi bir hüküm mevcud değilse bile,"Ceff'el-Kalem" esîr yoktur diye kestirip atacak kadar mâlûmata da, henüz sâhib bulunmamaktayız.


Mekân fiziğindeki yeni temayüller etere yeşil ışık yakadursun, biz terminolojide mutâbakata varılmadan sürdürülen bu mücadelenin daha yıllarca devam edip gideceği kanaatindeyiz.


Bu hususda sözlerimi bitirirken, en doğru sözlünün beyânı içinde toprak, su, hava, ateş mürekkeblerinden evvel arş-ı rahmet bir "amâ" üzerinde olduğu ve bunun altında, üstünde hava bulunmadığı sözünü, geleceğin fizikçilerine tedkik mevzûu olarak arzedip geçelim...

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/11/2006 - Sperm bankalarından bahsediliyor; ne dersiniz?


Sperm bankalarından bahsediliyor; ne dersiniz?


Bu bankalar, "sun'î ilkâhı" (aşılama) insanlara da tatbik etme maksadıyla kurulmuş müesseselerdir. Hayvanları aşılama, epey zamandan beri bilinen bir husustu. Ancak, sperm bankaları vasıtasıyla, aynı usûlün insanları da içine alacak şekilde, çok geniş bir sahada tatbiki fikri oldukça yenidir.


Hayvanlar için, bir ıslah etme ve soylulaştırma hareketi olarak üzerinde durulması bahis mevzûu olsa bile, aynı şeyi insanlar için düşünmek, insanlık mânâsına karşı bir saygısızlık olduğunda şüphe yoktur.


Sperm, eskilerin "hüveyne" (küçük canlı) dedikleri, nebâtat âlemine nisbeten tohum, dâne mesâbesinde ve her hangi bir canlının fihristi, proğram sandukçası ve ilk habbesidir.


Tohum, toprağın bağnnda döllenip gelişir. Hüveyne de, anne karnında, dölyatağında... Her ikisi de kendi âlemlerine ait ilk nüve ve ilk hücre olup, omuzlarında yükseltecekleri varlığın geleceğine dair mânâ ve hususiyetler taşırlar.

Bu îtibarla, nebâtat âleminde tohum, canlılarda sperm, nev'in, "tür" ve neslin devamını tefekkül eden çok mühim unsurlardır. Soy-ağacı buna dayanarak gelişir. Evsâf ve karakterler bununla geleceğe intikâl eder.


Hayvanat âleminde, sırf cinsinin muhâfaza veya mükemmelleştirilmesi açısından ehemmiyet arzeden bu husus, insanlar için aynı zamanda hukûkî bir kısım prensiplere de esas teşkil etmektedir.


Bundan başka, "şeriat-ı fıtriye" (kâinatda câri ilâhî kanunlar) itibariyle de, üzerinde durulması gerekli bir mevzûu olduğu düşüncesindeyiz.


Sperm bankalarının iç yüzü ve hedefi, tıpkı ağaçlarda ve yakın tarihde de, hayvanlarda tatbik edilegeldiği gibi, insanlara da "suni ilkâh"ın yapılması teklifinden başka birşey değildir. Böyle bir muâlece'nin, ilk iki türü için münâkaşa edilmezliğini kabûl etsek bile, miras, izdivaç, mahremiyet gibi mevzûlardan ötürü, insan için oldukça farklı bir durum arzetmektedir. Ve onun içindir ki, döllenme ve tenâsül keyfiyetlerinin kayd altına alınması, ilk insanla beraber varolmuş; su-i istimâl edildiği devirlerin dışında da, insanla beraber devam edegelmiştir.


Böyle bir kayd altına alma, ister insanoğlunun tahdid edilmemiş hayvânî hislerinden, isterse beşerî garîzelerinden ötürü olsun, ictimâî-tarih ve dinî kitablar bunun böyle olmasında ittifak hâlindedirler.


Bu itibarladır ki, ilk kadın ve erkeğin bir araya gelişinin, bu bağlayıcı ilâhi prensiplerle kayd altına alınmış olduğu inancındayız. Hukukun tekevvün ettiği devirden bu yana da o, beş temel esasdan (usûl-i hamse) biri olan "neslin korunması" aslıyla sağlamlık ve tam bir hukukîlik kazanmıştır.


Bu esas bize şunu anlatıyor: İnsan için, tohumun ve tohum atılacak yerin (dölyatağı) ilk bir kayd ve mukâvele ile birbirine bağlanması şartdır. Başka bir ifâde ile tohumla, tohum atılan yerin, daha önceden bir vâhid hâline gelmesi ve ayrı ayrı görünen erkek ve dişi hakikatının îtibârî olarak bütünleşmesi demektir ki, aile vâhidinin üçüncü yüzü olan evlâd, bu sayede bütüne nisbeti temin edilebilsin. Din, bu vahdeti nikâha bağlamış ve onu aile üçlüsünün en sağlam esası saymıştır.

Nikâhsız biraraya gelmeler ise, din nazarında sifah (zina), ahlâkî şüyûîlik ve aile üçlüsünü bozarak nisbetsizlik hâsıl etmekdir. Böyle bir nisbetsizlikde, babaya zâni, anneye zâniye çocuğa da nesebsiz denir.


Bu îtibarladır ki, bütünüyle semâvî dinler, nikâh üzerinde hassasiyetle durmuş ve onu insanlığın lâzımı saymışlardır. Buna mukâbil, zînâ ve sifâh ise, azgınlaşmış beşer ruhunun, tecâvüzleri ve hezeyanları içinde mütâlâa edilmiş ve insanın hayvanlaşmasına verilmiştir.


Şimdi, geriye dönelim. Tohum'un ve dölyatağının birbirine bağlı olması esasına göre ele alınan ve kime ait olduğu bilinmeyen bir "hüveyne" ile yapıldığında, bunda meşrûiyet kalır mı?


Aslında, böyle bir döllenme ile, gayr-i meşrû bir yoldan edinilen evlâd arasında hiçbir fark yoktur. Her iki şekilde de tohumlanan yer arasında herhangi bir mukâvele bahis mevzûu olmadığı için, nisbet kesilmekde ve neseb ağacı baltalanmaktadır.


Böyle bir durumda ise, miras, izdivaç, mahremiyet gibi, halli imkânsız bir kısım hukûkî meseleler karşımıza çıkacaktır ki, bundan da sun'î ilkâh mevzûunun, öyle pek de savsaklanacak bir husus olmadığı anlaşılacaktır.


Bundan başka, psiko-sosyolojik açıdan, aile psikolojisi açısından oldukça rizikli bir mesele gibi gözükmektedir:Evlâdının kendi tohumuyla meydana gelmediğini bilen bir baba, bağrında büyüttüğü o günahsız yavruya karşı, içindeki yabancılığı silemeyecek ve daima ürkek bir hisle onu karşılayacaktır. Böyle bir pozisyonda annenin nasıl bir bakışa sahip olacağı da, oldukça düşündürücüdür.


Soy-ağaçlarının devamını, kendisine tevdi edecekleri yavru, babanın emanet babalığını ve kendi sırtında taşıdığı âriye evlatlık gömleğini, her hissedişde iki büklüm olacak ve yerin dibine girecektir. Hissedişinde diyorum; zirâ, böyle bir mesele daima duyulma ihtimâlini taşıdığı gibi, belli pozisyonlarda, babanın bakış ve tavırlarından da anlaşılabilecektir.


Burada şöyle bir îtiraz vârid olabilir: Bizim maksadımız, bir kadına, kendi nikâhlısı olan erkekden alınan spermin telkihine dairdir. Acaba bu da câiz değil midir?

Bu şekilde tavzih edilmiş bir soruya da, hemen bir çırpıda "evet" demeyi, aceleden verilmiş bir fetva sayacağız. Zîrâ suâl, her ne kadar vüzûhundan ötürü "evet" dedirtecek mâhiyette ise de, altındaki sû-i niyet ve demagoji, bizi daha ihtiyatlı olmağa sevketmektedir.


Neden acaba, tabiî ve fıtrî yol varken, böyle gayr-i tabiî bir yol intihâb ediliyor. Bütün eşyada câri ahkâma tevfîk-i hareket ederek, ilâhî hikmete râm olmak daha uygun olmaz mı? İnsan için fıtratın kanunlarına uymak bir esas olduğuna göre, sun'î ilkâh gayr-i fıtrî bir yol ve buna hizmet eden müesseseler de zımnî zina müesseseleri sayılmaz mı?..


Bundan başka, şöyle bir îtiraz da vârid olabilir: Sizin bu dediğiniz baba telkîhe, anne de telekkuha (aşılanma) muktedir oldukları zaman doğrudur. Ve böyle bir durumda, tabiî ve fıtrî yolun tercih edilmesi esasdır. Ne var ki, her zaman baba telkîhe kabil olamayabilir.


Biz de. o zaman böyle bir aşılama kimin tohumuyla yapılacaktır, sorusunu sormak isteriz. Şayet baba, erkeklik yönüyle zaîf ve yetersizse ve ondan ayrılan spermler, kendilerinden beklenen fonksiyonu eda edemiyorlarsa, böyle bir babadan alınan hüveynenin ilkâh edilmeyeceği muhakkakdır... O zaman yine yabancı mâî ve zamnî sifah...


Eğer, böyle "sun'î ilkâh"a sevkeden rahim yolları tıkanıklığı, rahim yetersizliği ve rahim ârızaları ise, o takdirde de hekim müdâhalesine ihtiyaç vardır. Meşrû dairedeki böyle bir müdâhale, dölyatağı ve yollarına "karâr-ı mekîn" hüviyetini kazandırırsa, yine en tabiî ve fitrî yolla erkeğin muâlecesi esasdır. Ve, şayet rahim kendinden beklenileni edâ edemeyecekse, ilkâhın da hiçbir mânâsı olmayacaktır.

O hâlde, meseleyi basite ircâ edip "tohum kocasından ise câizdir; yoksa değildir.." şeklinde fetva, doğru ise de eksik ve su-i istimâl edilmeye müsâiddir.


Öyle zannediyorum ki; bu meseleyi ilk plânda ileri sürenler de, böyle bir sû-istimâl kapısını açmağa vesîle ittihaz edecekleri, bir fetvâ koparma maksadına mâtuf bu istifhâmı i'mâl ediyorlar. Yoksa, o bankalar var; meşrû'u ve gayr-i meşrûu itibarî sayanlar için de, kapıları sonuna kadar açıktır.


Bundan başka "şerîat-ı fıtriye" zâviyesinden de mesele her zaman tenkid edilebilir. Ancak çok su götürür böyle bir hususa, derinlemesine temas etmede ne bir fâide var, ne de benim sahamdır. Onu, ilerdeki mütahassıs hekimlere ve hayvanata ait yönüyle de veterinerlere ve zoologlara havâle etmek en eslem yoldur.


Şu kadar var ki, böyle bir usûlün eşyânın tabiatına zıt olduğundan da katiyyen şüphe yoktur. Çünkü her canlı, kendi cins ve nevini devam ettirmek için tenâsüle zorlanmaktadır. Gördürülen bu esrarlı hizmette de, kendilerine avans mâhiyetinde cüz'i bir ücret, geçici bir lezzet verilmektedir. Bunu, varlığın sînesine derceden eşyanın Sahibi de değiştirmek istememektedir.


Binâenaleyh, hiç kimsenin, fıtrata ait bu kanunu değiştirmeye ve kaldırmağa hakkı yoktur. Böyle bir teşebbüs, hilkat ve fıtratı değiştirmeğe teşebbüstür.


Bu ise temelden merdut ve şeytânî bir yoldur. Ve hele, insanı sâir canlılar içinde mütâlâa etme gibi, insanlık mânâsına karşı küçük düşürücü bir yanı var ki; insan olan herkes, böyle bir teşebbüsü protesto etmelidir.


Ne var ki, günümüzün insanı, henüz tabiî ilimlerin elifbe'sinde emeklediği için, onu eşya ve hâdiseler hakkındaki hezeyanlardan kurtarmak çok da kolay olmayacaktır.


Bu ve benzer mes'elelerde, Galile'nin, rasat ve tesbitleri ile, Darwin'in, bilhassa zooloji sahasında tertib ve tensikleriyle, insanın ahsen-i takvim üzere yaratılması arasında sun'î zıtlıklar ortaya atılarak ilimle din çatıştırılmak istenmektedir.


Her sahada olduğu gibi ilimlerde de tıkanmaların açılacağını beklediğimiz şu günlerde uyur-gezerlerimizin gerçekleri görmeleri dileğiyle!..


yok YorumYorum yaz!Bağlantı

12/11/2006 - Ülfet nedir ve menfi tesirleri nelerden ibarettir?


Ülfet nedir ve menfi tesirleri nelerden ibarettir?


Ülfet; alışıklık, dostluk, muhabbet karşılığı bir kelimedir. Burada kasdedilen ma'nâ ise, az çok bunlarla alâkası bulunmakla beraber, daha geniş ve daha şümûllüdür.


İnsanın eşyâ ve hâdiselerle münâsebeti, böyle bir münasebetten hâsıl olan ma'nâlar ve bu ma'nâların vicdan derûnunda bırakacağı akisler, esintiler ve daha sonra insanın davranışlarında beliren farklılıklar.. bir düzine vak'alardır ki, birbirini netice veren bütün bu şeinlerle, ruh canlı, dinamik ve duyarlı kalır.


Evet, varlığın güzellik ve câzibesine karşı insanın duyacağı hayranlık, kezâ bir saat gibi işleyen umumi nizama karşı onun içinde uyanan merak ve tecessüs, keşfettiği her yeni şeyle vâsıl olduğu irfan ve daha derinlere inme arzusu; nihayet bu bilgi parçacıklarını biraraya getirerek derli toplu düşünmeye ulaşması, onu her hâdise karşısında duyarlılığa, zihnî cevvâliyete, rûhî faâliyete ve daima uyanık bulunmaya sevkeder.


Aksine, etrafındaki binbir güzellik cümbüşünü duyup görmemesi ve birbiriyle uyum içinde olan kombinezonlar karşısında hissiz ve alâkasız kalması; gördüğü şeylerin sebeb ve hikmetlerine inememesi; gördüğü şeyleri görüp geçmesi; ruhunda bir türlü irfana erememesi, onun duygusuzluğunun, rûhî ölgünlüğünün ve gözleri kapalı yaşamasının ifâdesidir ki; böylelerine, ne kâinatın esrarlı kitabı, ne de hergün gözleri önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatamayacaktır. "Üzerine uğrayıp geçtikleri nice mucize (ve hârikalar) vardır ki, ondan yüz çevirip durmuşlardır. "(k) Yararlanamamışlardır olup bitenlerden; ibret alamamışlardır doğup batanlardan!..


Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın, varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs, onun için, önü sonu olmayan nâmütenahî denizlere açılma gibidir. Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların altın anahtarları verilir. Dupduru gönlüyle, kanatlanan duygularıyla, terkibci zihniyle, ilham esintilerine hazır ruhuyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyurdukça "her taraf bağ-ı irem" olan düşünce dünyasında cennet bağları serpilip gelişmeye başlar.


Bu rûh ve bu anlayışa eremeyenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışarıya çıkamadıkları için, eşya ve hâdiselerin monotonluğundan şikâyet eder dururlar. Bunların nazarında herşey kaos, herşey karanlık ve mânâsızdır. "Her mûcizeyi de görseler yine ona inanmazlar". Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve "kalblerine mühür vurulmuştur, anlamazlar" Böylelerinden hiçbir hayır ve semere beklenemez, bunlardan bir şeyler ümid etmek beyhûdedir.


Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikden sonra, alışkanlığa dönüp gömülme vardır ki; her hâlde suâlle öğrenilmek istenen de budur. Yânî, bir parça görüp bildikten, az buçuk inanıp irfana erdikten sonra, değişen dünyâlar, yenileşen güzellikler; derinleşmeyi, buûtlaşmayı gerektirdiği hâlde alâka ve duyarlılığını yitirip hiçbir şeyden ders almama vardır ki, maâzallâh, bu hâl insan için bir sukut ve duygularının ölümü demektir.


Böyle bir duruma dûçar olan, eğer tez elden gözünün çapaklarını silip, eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşdurulmazsa; kulağını açıp mele-i a'lâ'dan gelen ilâhî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, içden içe yanıp karbonlaşması ve devrilip gitmesi mukadderdir.


Bunun içindir ki, kâinatın Nâzımı Yüce Yaratıcı, dâima değişik ses ve soluklarla ders ve îkazlarda bulunup, hep yeni yeni, açık dilli ve açık mûcizeli sâfî mürşidler göndererek, ezelî nutkunu tekrar ettirip gönüllere fer, bakışlara da aydınlık getirmiştir. Ve, yine onun içindir ki, insanların alışkanlık peydâ ettikleri şeylere karşı, daima onların vicdanlarını uyarmış ve aklın eline verdiği tabloların tekrar tekrar gözden geçirilmesini istemiştir.


Evet, O kitabında, insanoğlunun yaratılıp yeryüzüne yayılması; bir hayat arkadaşıyla huzur ve itmi'nana kavuşması; göklerin ve yerin hilkatindeki azamet ve ihtişâmı; dillerin; lehçelerin ihtilâfı gibi düşünmeyi gerektiren hususları, gece ve gündüz deverânının getirdiklerini, şimşek ve yağmurla gelen rahmet gibi şeyleri, değişik ifâdelerle o kadar çok zikretmiştir ki, düşünen, bilen, duyan ve aklını kullananlar için, hiçbir alışkanlık ve ülfete mahâl bırakmamıştır. "O'nun âyetlerinden (kudretinin mucizelerinden) biri de, sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz yeryüzüııe yayılan insanlar oluverdiniz. O'nun âyetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşıp itmi'nana ermeniz için size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koymasıdrr. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum, için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de geceleyin uyumanız ve gündüzleri O'nun lütfundan rızık ve nasibinizi aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. O'nun âyetlerinden biri de, size korku ve ümit dolu şimşeği göstermesi, gökden su indirip öldükten sonra onunla yeri diriltmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır. "(Rürı,, 20-24) Semavî beyâıı, daha yüzlerce îkaz ve irşadlarıyla, yanından geçip yüzünü göremediğimiz, binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek, ülfeti dağıtmaktadır. Ama yine de herbiri bir bülbül gibi şakıyan hâdiseleri görüp hissedemezler. "O mâhiler ki, deryada yaşar, deryayı bilmezler.'


Bundan başka bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına,ibadetlerine aksetmesi vardır ki,ferdin aşk, vecd ve heyecânının ölümü demektir. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mesuliyet duygusu" mâsiyetten nefret, günahlarına ağlama gibi şeyler bütün bütün zâil olur gider. Bundan böyle onu, eski hâline ircâ da, oldukça zordur. Çok temiz soluklar, dupduru hatırlatmalar gerektir ki, o, yeniden kendini bulsun; etrafını görsün ve gönlüne inip çıkana nigehbân olsun.


İnsanoğlunda, yepyeni bir rûh mayalamak için, gelen her yeni nefes, ona bu mânâyı fısıldamışdır. Evet, insanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir; ama, kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılaşmasına karşı ruhuna neşter çalan ele saygılı olunsun. "Hâlâ insanlar için vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah'ın (C.C) zikrine ve inen hakikata saygrlı olup da, bundan önce kendilerine kitab verilmiş, sonra üzerlerinden uzun bir zaman geçmesiyle kalbleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar. "(Hadîd, 16)


Hülâsa olarak diyebiliriz ki, ülfet, insanoğluna musallat büyük bir musîbettir. Ve çokları da, bu musibete giriftâr olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gâfil; kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hâdiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Bu îtibarla da, inancında sığ ve yetersiz, ibadetinde aşksız ve vecdsiz, beşerî muamelelerinde de muhasebesiz ve haksızdır. Onun bu durumdan kurtarılması, kuvvetli bir inâyet elinin uzanmasına; kulağını işitir, gözünü görür kılmasına vâbestedir.


Bunun için de ülfete düşenlere, âfâkî ve enfüsî sağlam bir tefekkür; ölüm ve âhirete ait levhaların düşündürülmesi; çeşitli hizmet müesseselerinin gezdirilip gösterilmesi; dînî ve içtimâî bir kısım vazîfelere zorlanması... ayrıca böylelerine mâzînin altın sayfaları sık sık mütâlâa ettirilerek şanlı geçmişlerimizin nazara verilmesi; düşünce ufku aydın, vecd ve heyecan insanlarıyla karşılaştırılmaları gibi sebeblerle kendilerini yenilemelerine zemin hazırlanmalıdır.


Kısaca arzedilen bu altı husus gibi, yapılacak ve söylenecek başka hususlar da olabilir; ancak biz, bir fikir verebildiğimiz kanaatıyla bu kadarını kâfî görüyoruz.

Kalbler'ın anahtarı elinde olanın, ülfetimizi gidermesi dileğiyle. .

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta, düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir."

Kategoriler

Arkadaşlarım

mucahid23
hatto
woelfin Barış
neslinursema1
islambol
bilal2007
zerirem
blackroser
yozgatnur66
kadifekese
mkokbiyik
fatimaa
djazemimm87
genocide
garipbiryolcu
nuralemi
siiryarismasi

Check Page Ranking