İslâmiyet bir taraftan "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten ayrılmıştır." (Bakara/256) ve "De ki: Hak Rabbinizdir, öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin" (Kehf/29) gibi ayetlerle, müsamaha, hoşgörü ve insanların inanıp inanmamalarını onların iradelerine havale etmeyi esas alıyor görünürken; diğer taraftan, "Ey Peygamber! Kâfirler ve münafıklarla savaş, onların varacağı yer Cehennem'dir. O ne kötü gidilecek bir yerdir" (Tahrîm/9) ve "Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayınız, bulduğunuz yerile öldürünüz ve hiçbirini dost ve yardımcı edinmeyiniz:' (Nisa/89) ve "Kendilerine kitap verilenlerden Allah'a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resulü'nün haram kıldığını haram saymayan ve Hak dini din edinmeyenlerle, hor hakir duruma düşüp cizye verecekleri âna kadar savaşınız" (Tövbe/29) gibi beyanlarla İslâmiyet'te kılıç ve zorlama olduğu, dolayısıyla da onun silahla yayıldığı mânâsı anlaşılmaktadır. Bu hususların te'lifi ve İslâm'daki cihad emrinin mânâsını izah eder misiniz?
Peygamber (as), Mekke'de, takriben 13 sene halkı açık-kapalı tevhide ve İslâm'ın getirdiği yüksek anlayışa davet etti. Daha sonra davetini Mekke'nin dışında Tâif ve Medine halkına müteveccihen sürdürdü. O'nun bu değişik yerlerdeki davet ve tebliğ vazifesine karşı ilk duyarlılık gösteren, daha doğrusu, topluca icabet eden Medine halkı oldu. Ve çok kısa zaman zarfında İslâmiyet'in ilk pâyitahtı ve İslâm medeniyetinin beşiği Medine'de, tevhid dininin girmediği bir ev kalmadı. O güne kadar yapılan hizmetlerde ve İslâmlaştırma hareketinde ne bir zorlama, ne bir tazyik, ne de silâh bahis mevzuu olmadı. Herkes dinledi, tetkik etti, düşündü ve seçeceği nurlu yolu kendi iradesiyle seçti.
Böylece, müslümanlar için gidip yerleşecekleri ve İslâm dinini neşredecekleri bir vasat meydana gelmişti ki, bu da onların kendi düşünce dünyalarını, imân ve akide hayatlarını serbest ve müdahalesiz yaşamaları demekti.
Bu yeni toplum, kendine has çizgileriyle. Arap yarımadasında kendini hissettirip, muzdarip ve karanlıkta olan insanlığa başvurulacak bir mihrâb haline geldikçe, zaten ruhlarında ciddi düşmanlık olan Kureyş, hergün biraz daha azgınlaşıyor, her fırsatta müslümanlığa ve müslümanlara saldırıyor ve ne pahasına olursa olsun, bu yeni dinin hakkından gelmek istiyordu. Ondaki bu şiddetli arzu ve düşmanlık duygusu, zaten cibilliyetinde her dine karşı adâvet bulunan Yahudi zekâ ve nifâkıyla birleşince; henüz hayatının baharında bir filiz ve bir fide durumunda bulunan bu yeni dinin etrafında bir kısım tehdit edici rüzgârlar esmeye başladı ki, bu esintiler gelecekte Sâsânileri, Romalıları da içine alacak şekilde yayılacak, genişleyecek, İslâm ve müslümanlara karşı ebedî bir düşmanlık olarak sürüp gidecekti.
Günümüze kadar devam edegelen, İslâm'a karşı, Yahudi ve haçlı ortak düşmanlığının nüveleri, tâ site İslâm devleti temelinin atıldığı o ilk Medine günlerine dayanır. İslâm’ın, hertürlü yanlış ve sapık düşüncelerle mücadelesi, insana, kaybettiği haysiyetini kazandırma yolundaki kavgası, tabakât-ı harb etmesi, putperestliğin yanında kilise'yi, kilise'nin yanında da Havra'yı harekete geçirmişti. O günden bugüne de -değişik ad ve ünvanlarla da olsa- bu müfsid üçlünün kan seylapları İslâm'ın bağrında akıp durmaktadır.
Bu itibarladır ki, peygamberimiz döneminde, İslâm nurunu söndürmeye azimli bu üç grupla muharebeler meydana geldi. Bu üç grubu şöyle bir tasnife tâbi tutarak teker teker üzerlerinde durmakta yarar var:
1. Mekke müşrikleri
2. Medine ve Hayber yahudileri
3. Romalılar ve onların emrinin altındaki Gassân arapları.
1. Mekke Müşrikleri:
Peygamberimiz (s.a.v), önce de geçtiği gibi, 13 sene Mekke'de, fevkalâde bir sabır ve tahammül ile akla, hayâle gelmedik sıkıntılara katlandı; gördüğü şeyleri sinesine çekti; Kıır'ân-ı Kerim'in "O halde peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret. Onlar (düşmanların) hakkında acele etme; onlar vadedildikleri azabı gördükleri gün sanki dünyada bir günün sadece bir saati kadar kaldıklarını sanırlar. " (Ahkaf/35) ve "Sen şimdi sabret. Bilki Allah'ın va'di gerçektir. İyi inanmamış olanlar sakın seni gevşekliğe sevketmesin" (Rum/60) ve "Şimdi sen sabret. Çünkü Allah'ın va'di gerçektir ve günahının bağışlanmasını iste; akşam-sabah da Rabbini hamd ile tesbîh et"(Mü'min/55) gibi ayetleriyle kendinden evvel gelmiş geçmiş Peygamberleri misâl kabul ederek ûl'ü'1-azmâne bir sebatla vazifesini sürdürdü.
Binbir sıkıntı içinde geçirilen 13 senelik bu ilk süreden sonra tazyik, tahammül-fersâ hâle geldi. Baskılar arttı ve onlar için artık Mekke yaşanmaz bir yer oldu. Derken hicrete müsaade çıktı ve müslümanlar peyderpey yurtlarını yuvalarını, hatta çoluk-çocuklarını Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmeye başladılar. Onların hicretini müteâkip de, müşrikler iyice işi azıttı ve müslümanların arkada bıraktıkları mallarını aralarında yağma ettiler. Artık onların ne Mekke'de ne de Medine'de dünya adına hiçbir şeyleri kalmamıştı. Vâkıâ, bu yeni mübarek belde, tarihin bu en şerefli mazlum ve mağdurlarına bağrını açıp "buyurun" etmişti; etmişti ama, ne başlarını sokacak kendilerine aid bir yerleri, ne de kendi öz mallarından bir lokma yiyecekleri yoktu. Kutlu beldenin mübarek insanları, kendilerine "Ensâr" namının verilmesine vesile olabilecek şekilde, muhacirlerin bu içiçe yokluklarını göğüsleyip, onlara birşey hissettirmemeye çalıştı iseler de, bir taraftan ele-âleme bâr olma gibi vicdani sıkıntı, diğer taraftan el konulan mallarının şurada-burada pazara sürüldüğünü gördükçe ihkâk-ı hak etme ve mallarını geriye alma düşüncesiyle gerildikçe geriliyorlardı.
İşte, bir tarafta böyle her türlü yaşama hakkından mahrum edilmek istenen bu mazlum ve mağdur insanlar; diğer tarafta ise, müslümanları yurtlarından yuvalarından ettikten sonra mallarına el koyup, servetlerini katlayan zâlim ve gaddarlar... Buna, Medine'deki Yahudi ve münafıkların, Kureyş müşriklerini, müslümanların aleyhinde tahrik edip, bütün İslâm nurunu söndürme gayretleri de inzimâm edince, doğrusu, müslümanların sabır ve tahammüllerine, Allah'ın emirlerine boyun eğmedeki hassasiyetlerine hayran kalmamak mümkün değil.
İşte böyle, zulmün ve gadrin doruğa ulaştığı, müminlerin de sabırda zirveleştiği esnadaydı ki, içinde müslümanların malı ve hakkı da bulunan Kureyş kervanının Medine yakınlarından geçtiği haberi müslümanlara ulaştı. O güne kadar müslümanlar bütün servetlerini müşriklere kaptırmışlardı. İlk plânda düşündükleri şey, haklarını geriye almak ve Medine insanına yük olmakdan kurtulmak idi. Ancak Allah; müslümanlara, müşrikleri te'dib etme, yahudi ve münafıkları sindirme, yâni Kureyş'le hesaplaşma ve her fırsatta müslümanlığın üzerine çullanmayı plânlayan bu dev gâileye haddini bildirme yolunu gösterdi. "Kendileri ile savaşılanlara (müminlere) zulme uğramış olmalan sebebiyle, (savaş mevzuunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah onlara yardım etmeye kâdirdir: Onlar başka değil, sırf "Rabbimiz Allah'tır" dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir"(Hac/39-40)meâlindeki âyetlerle cihada izin verildiği gibi "Onları (yani size karşr savaşanları) yakaladığınız yerde öldürün. Onlar sizi (yurtlannızdan) çıkardıkları gibi, siz de onları çıkarın. (Onlar fitne çıkarıyorlar) fitne çıkarmak adam öldürmekten daha kötüdür." (Bakara/191) gibi beyanlarla da her fırsatta müslümanlara karşı zulümde, tecavüzde bulunan, ev ve arsalarına el koyan mallarını yağma eden saldırganlara hadlerini bildirme emri veriliyordu. Evet işte, böyle zulme uğrayıp yurtlarından edilen, kendi ülkelerinde binbir türlü haksızlığa uğratılıp, bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılan bu mağdur ve mazlum insanlara 13 senelik çileden sonra hasımlarıyla hesaplaşma ve ellerinden alınan şeylerin geriye alınması yolu gösteriliyordu. Artık, Allah adını açıkça ilân edebilecek ve bunu engellemek isteyenlerle de savaşacaklardı. "Size ne oldu da Allah yolunda ve "Rabbimiz; Bizi, halkı zâlim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahib gönder ve bir yardımcı yolla "diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz" (Nisâ/75) ilâhî beyanıyla; Allah yolunda, İslâm'ın izzeti uğrunda ve kâfirlerin elinde inim inim inleyen yaşlı, zayıf çoluk-çocuk ve kadınları kurtarıp hürriyete kavuşturma, onları koruyup kollama istikametinde savaşacaklardı ve bu savaş, yaşama hakkını kaybedenlere bu haklarını iade, itibarlarını yitirenlere itibarlarını yeniden kazandırma ve cihân dininin yayılmasını engelleyenleri de sindirmeyi hedefliyordu ki, Hakk'ın takdiriyle plânlanan şeylerin bütünü tahakkuk etmiş ve Bedr-i Kübrâ (Bedir Savaş) meydana gelmişti. Bilmem ki, müşrik ve putperestlerin ettiği bunca şeyden sonra "gelmeseydi" diyebilecek birisi çıkar mı?..
2. Uhud Savaşı:
Zulme, gadre alışmış; tâlânı, yağmayı meslek haline getirmiş; gaddar, mütecaviz, mağrur bir toplumun, Bedir'deki hesaplaşmayı hazmedememesi ve böyle giderse, kendilerine yağmacılık yollarının kapanması endişesi ve Mekke liderliğinin Medine'ye kayması Kureyş zorbalarını çileden çıkarıyor ve onlarda yeni bir intikam ve hesaplaşma duygusu meydana getiriyordu. Bu hınç ve duyguyla da tâ Medine önlerine kadar geldiler ve zâlimlerin harb anlayışı içinde müslümanlara saldırdılar. Su muharebede müslümanlar tamamen bir müdafaa savaşı verdiler. Dinlerini, ırzlarını, namuslarını korumak için başka birşey de yapamazlardı. Kimse de yapamazdı ve aslında yapılmamalıydı da...
3. Hendek Vak'ası:
Bir türlü sönme bilmeyen müşriklerin kan ve nefretleri, Uhud'dan sonra yeniden alevlendi, müteakip aylar içinde bu yangın yayıldı, büyüdü; yahudilerin düşmanlığıyla da bütünleşerek, bütün bütün İslâm nurunu söndürme düşüncesiyle Medine-i Münevvere'yi dörtbir yandan sardı. Bunca yıllık müşrik kin ve nefreti, yahudi hesap ve plânı Medine'deki bir avuç müslümanı boğmak için omuz omuza vermiş ve tarihin en utandırıcı şenaati işleniyordu. Buna karşılık müslümanlar da, yine tarihde eşi görülmedik bir sebat ve cesaretle, din, iman, ırz ve namuslarını koruma uğrunda ebedlere kadar iftihar edilecek ve sinelerde bir yâd-ı cemil olarak kalıp gidecek en büyük kahramanlıkları gösteriyorlardı.
Hendek de bir müdafaa harbiydi; dün olduğu gibi, bugün de aynı şekilde tecavüze uğrayan her milletin yapabileceği cinsten bir muharebeydi.
4. Mekke Fethi:
Zulüm ve gadrin en utandırıcısıyla yurtlarından, yuvalarından edilmiş, mallarına, mülklerine el konmuş müslümanların yuvalarına dönmek,bağ ve bahçelerini tımar etmek isterken, karşılarına çıkan haksız engellemeleri bertaraf edip, günde beş defa dönüp namaz kıldıkları Ka'be'yi putlardan temizlemeleri, yıllardan beri müşriklerin elinde esir bulunan zayıf, mağdur, aciz kadın ve çocukları yaşama, ibadet etme hak ve hürriyetine kavuşturmaları maksadıyla, kan dökülmemesi mevzuunda hassasiyet gösterilerek gerçekleştirilmiş peygamberâne bir operasyon ve beklenen bir fetihti. Hem de, hayat, duygu ve düşüncelerini Mekke reislerinin arzu, istek ve anlayışlarına göre ayarlayan çevredeki bütün kabile ve cemaatlerin akın akın İslâm'a girmelerine, bütün gönüllerin İslâm'a açılmasına vesile olan bereketli bir fetih.
Mekke fethi, başta düşünülüp plânlandığı gibi tahakkuk etti. Allah Resulünün (s.a.v) "Ebu Süfyan in evine giren, Hakim b. İz'ar’in hânesine giren, Kâbe'ye sığınan ve evine girip kapısını kapıyan herkes emniyettedir. " sözleriyle ilân ettiği umumî af, müsâmaha ve yücelik karşısında, o katı ve müsamahasız ruhlar, birdenbire yumaşamış, gözleriyle beraber gönülleri de açılmış ve emîn beldenin emîn insanları olmaya namzedler haline gelmişlerdi. Artık, o güne kadar ettiklerinin hicabıyla iki büklüm oluyor ve günahlarına kefaret arıyorlardı.
Bu kısa ve mücmel hatırlatmalarla da görüldüğü gibi, Allah Resulü, hemen bütün muharebelerini imânı neşir, Hakk'ı ikâme, mazlum ve mağduru müdafâa, maddî-manevî mutluluğa giden yolları engellerden temizleme, İslâm nurunun yayılmasına mâni teşkil eden düşmanlıkları bertaraf etme düşünce, mülâhaza ve gayretiyle yapmıştır. Ve çok garibtir; bu 23 senelik muharebe ve hesaplaşmalar neticesinde sadece ve sadece 375 insan ölmüştür ki; bu da şimdilerde bir aylık trafik kurbanlarının sayısına ya denk gelir ya da gelmez!
5. Efendimiz'in Yahudiler'e karşı muharebeleri:
Yahudiler, hiçbir zaman peygamberimizin peygamberliğini hazmedemediler. Bedir muvaffakiyetinden sonra ise, bütün bütün kindarlık ve kıskançlıkla hareket etmeye başladılar ve düşmanlıklarını açığa vurdular.
Evet, Bedir'den sonra, Beni Kaynuka yahudileri işi iyice azıtmış; bir taraftan gizli gizli düşman kutuplarla müslümanlar ve müslümanlığın aleyhinde oyunlar çevirirken, diğer yandan da "Ya Muhammed (s.a.v)! Bedir'de, harb ve darbten anlamayan bir cemaati yendim diye gururlanma..." diyerek açıktan açığa Peygamberi tehdit ediyor ve onunla karşılaşmaya vesile arıyorlardı. Hatta, İbn-i Esîr'in tesbitine göre bu esnada Kaynuka civarında bir müslüman kadına da saldırmışlardı. (EI-Kâmıl/C.2-5.96) Böylece, Medine-i Münevvere'de ilk defa ahdi bozan, fitne çıkaran ve müslüman kadınlara taarruz eden Kaynuka kabilesi oluyordu.
Benî Nadr, baştan Peygamberimizle anlaşma yaptıkları halde daha sonra, el altından Kureyş'le sözbirliği ederek Efendimiz'e karşı müşterek bir cephe oluşturdular. Benî Kureyza'da, önceleri müslümanlarla sözleşme akdetmiş olmasına rağmen, Hendek Vak'ası gibi en kritik, en sıkışık bir anda anlaşmayı bozup Kureyş cephesine iltihak etti ve bilfiil İslâmiyet'i içten çökertmek istediler.
Hasan İbrahim Hasan'ın da "İslâm Tarihi" adlı kitabında belirttiği gibi, yahudilerden üstüste gelen bu hıyânet darbelerine karşı Peygamberimiz; adalet, istikâmet ve yumuşaklıktan katiyyen ayrılmadı. Onların bunca ihânet ve İslâm'ı arkadan vurmaya çalışmalarına karşı, müslümanların ve müslümanlığın hukuku adına ancak yaptıkları cürümler ölçüsünde Cezalandırdı (H.İbrahim Hasan/İslam Tarihi C.I, Sh. 132).
Bir türlü dinme bilmeyen yahudi kin ve nefreti Hendek Vak'asından sonra da sürüp gitti. Bir taraftan. Peygamberimizin yiyeceği ete zehir katıyor, oturduğu yere yukarıdan taş atıyor ve ardarda komplolar hazırlıyor; diğer yandan da müslümanlığa karşı her çeşit İslâm düşmanını tahrik ediyor ve gizli açık harb vaziyetini almadan geri durmuyordu. Hele, Medine-i Münevvere'de fitne çıkarma arzu ve isteklerinin bir türlü ardı arkası kesilmiyordu. Bütün bunları nazar-ı itibâre alarak İslâm pâyitahtının emniyet ve güvenliği için Peygamberimiz onları Medine'den çıkarmaya karar verdi. Bu def'a da, Medine'den uzaklaştırılan bu yahudiler ve daha başkaları Hayber'i bir üs ve karargâh olarak kullanmak üzere orada toplanmaya başladılar. Şimdi durum daha da ciddiyet arzediyordu. Zira, Hayber yahudileri, bir yandan çeşitli ticâri ahlâksızlıklarla fakir arapları eziyor, diğer yandan da kâh Kureyş'le, kâh Romalılar'la işbirliği yaparak, mutlaka müslümanların hakkından gelmek ve İslâm nurunu söndürmek istiyorlardı. Bunların bir türlü bitip tükenme bilmeyen bu entrikaları karşısında peygamber efendimiz (sav) Hayber'i de İslâmî usüllerle idare etmeye karar verdi ve Ahzâb Vak'asından sonra orayı da fethederek Allah'ın âdil nizamıyla yahudileri hâkimiyeti altına aldı. Bu son fetihle, bir taraftan işleri, muameleleri, hile, entrika, yalan ve başkalarını aldatmadan ibaret olan yahudiler zabt-u rabt altına alınıyor, başkalarına zarar vermeleri önleniyor; diğer taraftan da müslümanların ve müslümanlığın geleceği emniyet altına alınıyordu.
Yahudiler, Peygamberimizden sonra, Râşit halifeler döneminde de hıyanet ve ihanetlerine devam ettiler. İrtidât hadiselerinde, kışkırtıcı rollerini oynadılar, müslümanlar iç meseleleriyle meşgul olurken Romalılar'ı tahrik ettiler,onlar ve Sasâniler hesabına casusluk şebekeleri kurarâk müslümanlığı çökertmekten bir lâhza geri durmadılar. En nihayet. Emîr-ül'müminin Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a su-i kast'ta bulundular. Sonunda Hz. Ömer, müslümanlar ve müslümanlık için daima bir çıbanbaşı olan yahudilerin Peygamberimizin de bir işaretine binaen Arap yarımadasından çıkarılması hususunu ashâbla müzakere etti ve başka yerlerde kendilerine mal-mülk ve arazi verilmek üzere, payitahttan uzak yerlere yerleştirildiler.
Bilmem ki, yahudilerin o günkü müslümanlara yaptıkları, bugünkü devletlerden herhangi birine yapılsaydı başka bir muamelede mi bulunurlardı?..
6. Gassan hristiyanlanna karşı Peygamberimiz'in hareketi:
Efendimiz (s.a.v) hicretin 8. senesi, Şucâ bin Vehb'ül Esedi yi, Roma İmparatorunun yakını Gassân meliki Hâris'e göndermiş ve onu nezih bir üslupla İslâm'a dâvet etmişti. Devletlerarası, bir prensip olarak kabul edilen "Elçiye zeval yoktur" esasına rağmen Hâris, elçiyi öldürmüş ve Medine üzerine yürümek istediğini belirterek Roma İmparatorundan yardım istemişti. Bu maksatla büyük bir ordu teşekkül etmeye başlamıştı ki, Efendimiz tam vaktinde haberdâr oldu ve Zeyd b. Hârise kumandasındaki 3 bin kişilik bir orduyu gayet seri olarak Mu'te'ye gönderdi. Müslümanlar Mu'te'de, kendilerinden 20-30 kat daha fazla Roma destekli Gassânilerle karşılaştılar ve Hâlid'in usta mânevrâlan sayesinde az bir zâyiatla düşmanı durdurup Medine'ye döndüler.
Daha sonra, hem Roma cephesinde hem de Sasâni cephesinde İslâm'a karşı tavır daha da ciddileşti, muharrikler daha da arttı ama, Efendimiz'in hayât-ı seniyyelerinde değişik grup ve kesimlere karşı, büyük ölçüde müdâfaa harblerinin hülâsası bundan ibaretti. Denebilir ki, O, nurlu hayatlarında, harbin içine çekilmeden kat'iyyen kılıç kullanmadı. Aslında O peygamber olarak gönderilmişti. Allah'tan getirdiği âlem-şumul mesajları dünyanın dörtbir yanına ulaştıracak ve bütün insanlığa tebliğ edecekti. Bunu yapmamak elinden gelmezdi. Zira O, Hakk'ın elçisiydi ve insanlık da O'nun sunacağı bu mesajlar sayesinde Hakk'a, hakikata, saadete uyanacaktı. Cihan peygamberi, bu mutlak hayrı yerine getirirken, yukarıda bahsi geçen cephelerden engellemeler olacaktı; oldu da. Ama, Allah Resulü bunları birer birer aştı ve bir kısım aklı gözüne inmişlerce yadırganacak şeylerin de bulunmasına rağmen güzeller güzeli neticelere ulaştı ki, önemli olan da oydu.
Aslında cihan peygamberi, Kur'ân'ın elmas burhanlariyle gönülleri fethetmek, insanlığı dünya ve ukbâ saadetine uyarmak, şuraya-buraya dağılmış gönülleri Allah'a bağlayıp tevhide yöneltmek, insanoğluna insanlığını yeniden kazandırmak, insanlar arasında sarsılan denge ve yıkılan müsâvaatı ihya edip âlemşümul ilâhî adaleti bir kere daha te'sis etmek; ırz, namus, mal, can ve nesil emniyetini sağlam esaslara bağlamak için gönderilmişti. Bu büyük vazifeyi yaparken de akılları, kalbleri, ruhları muhatab alacak ve kat'iyyen zor kullanmayacaktı; öyle de yaptı. Evet O "Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklık ve eğrilikten artık ayırd edilmiştir" (Bakara/256) ilâhi prensibine uyarak iknâ ve talim usulünü seçip "Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve mücadeleni yolların en güzeliyle sürdür" (Nahl/125) düsturunun ışığında kafa ve kalblere seslendi ve "De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu biliniz ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine, sizin mükellefiyetiniz de size aiddir. Eğer O'na itaat ederseniz doğru yolu bulmuş olursunuz. Zaten Peygamber'e düşen de açık seçik duyurmaktır" (Nur/54) ayetinin irşâdıyla, Peygamber'in vazifesinin şe'ni rububiyetin gereğiyle karıştırılmaması lazım geldiğini bilip "Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin. Onların üzerinde bir zorba değilsin "(Gâşiye/21-22) ilâhî ihtârını kendisine düstur-u hareket ve rehber kabul ederek "Biz onların dediklerini çok iyf biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Şimdi sadece tehdidinden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver." (Kâf/45) beyanının aydınlığında yoluna devam etti. Hem de bütün uygunsuz hareket ve davranışlara rağmen. Evet, o, senelerce yılmadan, usanmadan ve kendisine karşı yapılan kötülüklere mukabele etmeden temiz ruh ve temiz vicdanları aradı, insanlığını yitirmemiş kalblere seslendi; küfür ve ilhadla şahlanmamış dimağlarla diyaloga geçti ve en ağır şartlar altında dahi vazifesini yerine getirmeden geri durmadı.
Birgün gelip Hak nuru dörtbir yanı tutunca, karanlığa, zulme, haksızlığa alışmış ruhlar, iyiden iyiye rahatsız olmaya başladı ve ne pahasına olursa olsun İslâm nurunu söndürmek, müslümanların hakkından gelmek için cepheler teşkil ettiler. Ne var ki aı-tık, Allah'ın emri, Peygamber'in de vazifesi olan bu nurlu iş, müminler tarafından da benimsenmiş ve onların sevdası, mefkuresi haline gelmişti. Gayri neye mâl olursa olsun insanın câhilî düşüncelerden kurtarılmasına, hurâfelerin yıkılmasına, yalancı ma'butların ma'bed ve sinelerden atılmasına, zayıf ve mazlumların himaye edilmesine, her türlü zulüm ve taşkınlığın önlenmesine, din ve itikad hürriyetinin yerleştirilmesine, İslâm nurunun emniyet ve güven içinde neşredilmesine, insanlar arasında adalet, müsâvaat ve kardeşlik düşüncesinin gelişmesine kendini adamış bu insanların, İslâm'ın bu nurlu yolundan geriye dönmeleri düşünülemezdi ve dönmediler de.
Bundan böyle, Hak nurunun, cihadı aydınlatmasına engel olanların bertaraf edilmesi, İslâm'a tecavüzde bulunanların karşılık görmesi, onun nurunu söndürmek isteyenlerin cezalandırılması, cihan sulh ve salâhı adına zaruret halini almıştı ve bu, katiyyen İslâm'ın kılıçla yayıldığı manasına gelmemeliydi.
Bir kere İslâm, dünden bugüne hakim olduğu yerlerin pekçoğuna askersiz ve muharebesiz girmişti. Peygamber efendimiz döneminde araplar arasında böyle yayıldığı gibi, daha sonra Afrika ve cenubî Asya'da da böyle intişar etmişti. Hatta denebilir ki; ilk müslümanlar müslümanlığı şuraya-buraya götürmekten daha ziyâde, dünyanın dörtbir yanındaki insanların kalblerini fethedip onları müslümanlığın yanına getirip onlarla bütünleştiler. Evet, bir kısım küçük istisnalar bertaraf edilecek olursa, müslümanlar, sadece ve sadece dünya muvazenesi, mazlum ve mağdurların himayesi ve İslâm nurunun intişarının engellenmesi karşısında sert davrandı; zâlimi, gaddarı, nur düşmanını te'dib ettiler; ama kat'iyyen adalet ve istikametten ayrılmadılar.
Evet, harb ederken, cezalandırırken hatta müstehak birini öldürürken dahi hak ve istikametten ayrılmayan bir toplum varsa o da İslâm toplumudur. İşte ilk halifeden günümüze kadar tatbik edilegelen önemli düsturlardan sadece bir kaçı:
1 . Hıyânet etmeyin ve yağmacılık yapmayın.
2. Düşmanlarınız dahi olsa gadirde bulunmayın ve işkence etmeyin.
3. Zinhâr küçük çocuklara ilişmeyin.
4 . Yaşlılara ve kadınlara dokunmayın.
5 . Hurma ağaçlarını kesmeyin, bağ ve bahçeleri yakıp harâb etmeyin.
6 . Koyun, sığır ve develeri öldürmeyin.
7. İbadethanelere çekilmiş ve kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmayın (EI-Kâmil C.III, Sh. 227; Taberî C.III,Sh 226).
Sadece bir kısmını ifadeye çalıştığımız bu cihâd disiplinleriyle dahi, ilk müslümanların modern dünyayı çok gerilerde bırakmış oldukları görülecektir.
Evet, İslâmiyet, düşmanlara dahi işkenceyi,ateşle azâbı, onların bağ ve bahçelerini yakmayı yasaklamış; ilân-ı harb etmeden evvel, düşman cepheye, harbedeceğini iletmeyi esas kabul etmiş ve harbe hazırlanırken de, dîne davet ve hakikatı duyurmadan taarruza geçmeyi tasvîb etmemiştir. Harekete geçerken de, sırf Allah'ın yüce adını dörtbir yana duyurmak için hareket edilmesi lâzım geldiği hususu üzerinde ısrarla durmuştur. Onların bu hasbilik ve samimiyetleri, Allah için oturup Allah için kalkmaları, Allah için işleyip Allah için başlamaları sayesindedir ki, fethedilen yerlerde çarçabuk emniyet ve güven telkin ettiler ve arkasından da kitleler halinde İslâmiyet'e iltihaklar başladı. Zaten olmasaydı, çölden gelen bir avuç insanın, dünyanın üç kıtasında hakimiyet tesis edip, onu asırlarca devam ettirmesini izah etmek mümkün olmayacaktı. Tarihde silah zoru ve asker gücüyle kurulmuş pekçok imparatorluklar vardır ki, kurucuları ile beraber yıkılıp gitmişlerdir de geriye izleri bile kalmamıştır. İslâm, bunca haricî taarruz ve tahribe rağmen bin küsür seneden beri dünyanın pekçok yerlerinde hâlâ ağırlığını hissettiriyorsa, bunun sırrı onun ruhundaki sulhu salâh, emniyet ve güven ve âlem-şümul merhamettir.
Hâsılı; İslâm'da silâh ve kuvvet esas değil, o bir tâbi, Kur'ân hikmetinin bekçisi ve İslâm nurunun da muhafızıdır O, Hakk'ı kuvvette gören, cismanî yaşayışı gâye bilen, zulüm ve gadirden lezzet alan ve kendilerini yarı ilâh gören şartlanmış düşünce, kapalı gönüllere karşı, Hakk'ın ihyası, düşünce hürriyetinin ikâmesi, mazlum ve mağdur ahlarının dindirilmesi, zayıf ve güçsüzlere melce' ve dayanak olması yolunda kullanılmış; herkese seçme ve inanma imkânını hazırlamıştır ki, bu da, herkesin, temiz vicdanlarla, salim düşüncelerle, akıl, mantık ve tabiatla içli-dışlı olan İslâm'ı kabullenip benimsenmesine yetmiş artmıştır.
Evet, o, ruhun aradığı, düşüncenin fıtrî ve tabiî bulduğu, muhâkeme ve mantığın teslim-i silâh ettiği bir sistemdi. Silâh ise, güç ve kuvveti herşey sayan beden insanına karşı, bir güzellikler meşheri olan İslâm'ın görülmesine mâni perdeleri parçalıyor; onun güzel iklimine giden yollardaki hakikate baş kaldırmış ifritleri bertaraf ediyor; masum, mağdur ve hakikatı arayan ruhlara, üzerinden geçip ebedi mutluluğa erecekleri köprüleri gösteriyordu.
Aslında dünden bugüne, bütün İslâm düşmanları, kendi zulüm ve gadirlerini, kendi çapulculuk ve hunharlıklarını perdelemek ve dikkatleri başka tarafa çekmek için bir lahza olsun, müslümanlığı ve müslümanları karalamadan geriye durmamışlardır.
Zulmü Firavun yapmış ,silâh ve askeri o kullanmış, milletini "aton"a ibadete zorlamak için başka mabutlara karşı harb ilân etmiş ve başka bütün mabetleri kapamıştı. Budizm "azoka"nın gayret, baskı ve zorlamaları ile Seylan ve cenubî Asya'ya ulaşabilmişti. Mazdeizm, "Kobat"ın akıttığı kan seylaplarıyla yürüyen bir gemiydi ve kendiyle beraber de tarihe gömüldü. Hristiyanlık milâdın 313. senesinden itibaren, Konstantin'in akla-hayâle gelmedik hileleri, zulmü ve istibdatıyla zorla herkese kabul ettirildi. Şarlman Saksonlarla tam 33 sene savaşarak, onları bitap hâle getirip Hristiyanlığa girmeye mecbur etti. Mısır, dünyalar kadar kan döküldükten sonra hristiyanlaştırılabilmiştir. Rusya, Danimarka karşısında, kandan-irinden göller içinde boğulmamak için kerhen Mesihiyyet'e girdi.
Zaten Ehl-i Salîb'in bir hiç uğruna asırlarca İslâm dünyasına çektirdikleri hertürlü tarif ve tavsîfin üzerlerindedir. Bunlar sözde, Hristiyanlık uğruna, geçtikleri yerleri yakıp yıkıyor; kadın, çoluk-çocuk demeden insanları kesiyor; mezarları, mabetleri soyuyor; mescidleri, zaviyeleri hayvan ahırları haline getiriyorlardı ki, kendi kitaplan ve günümüzde her tarafta teşhir ettikleri antik-islâm eserleri bunun en canlı şahidleridir.
Hele İsrail, hele İsrail!.. Bugün olsun onun işlediği bunca fezaât ve şenaatleri görmeyen veya görmemezlikten gelen Batılı yazarlar ve onların İslâm dünyasındaki şuursuz mukallitleri bu mevzuda ne derece objektif olabilirler ki onlara ve dediklerine itimat edilebilsin.
Arzettiğimiz hususlar, müceızed iddialar değil; bilhassa son zamanlarda Thomas Arnold ve Toynbee gibi insaflı yazarların yüzlercesinin yazıp üzerinde durdukları müdellel gerçeklerdir. Bunlar, İslâm'ın, girdiği yerlerde kan dökülmediği, kuvvet ve cebir kullanılmadığını ısrarla ifade etmektedirler.
Bu cümleden olarak birkaç vak'ayı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz:
l. Müslümanlar Şam'ı aldıklarında, halkın büyük bir kısmı hemen müslüman oldu. Diğerleri de önce müslümanların zimmetini kabul edip bir süre öyle kaldıktan sonra, peyderpey kendi irade ve ihtiyarlarıyla Müslümanlığı seçtiler. Hatta bir aralık, Şam'ın yeniden Romalılar'ın eline geçmesi endişesi belirince, hristiyan ahâli mabedlere dolup, müslümanların zaferi için dualar ettiler.
2. Başta Mısır olmak üzere, Romalılaı'ın girdiği her Afrika ülkesinin, İslâm hâkim olacağı güne kadar hristiyan idarecilerin elinde inim inim inlediğini "İslâm'a davet" kitabında Thomas Arnold yazıyor. Müslümanlık'la yeniden insanlığa uyanan Mısır halkı, birbaştan birbaşa Afrika'nın fethinde önemli bir merkez, daha sonraki dönemlerde de ilim ve kültür hareketlerinin beşiği haline gelmişti.
3. İspanya halkının İslâm'a karşı hâhiş izhâr etmesi ve asır İslâm'ın önemli bir ilim ve kültür merkezi haline gelmesi, çok dostlarla beraber bir kısım düşmanların da, düşünce ve sözbirliği ettiği bir gerçektir. Daha sonra Batılılar'ın, insana, insanlığa, ilim ve kültüre karşı edip-eylediklerini ifade etmeye terbiyemiz müsaid değil.
4. İstanbul, Balkanlar ve Şarkî Avrupa'nın Osm-anlılar tarafından fethedilmesi, tamamen insaf, istikamet, adalet ve merhamet çerçevesi içinde cereyan etmiş ve mağlup ülkelerin irade ve ihtiyarlarıyla İslâm'ı benimsemesine vesile olmuştur.
5. Maverâünnehir halkı ve daha sonraları Selçuklular'ın kendi rıza ve kendi istekleriyle İslâmiyet'i seçtikleri, asırlarca İslâm'ın bayraktarlığı vazifesini yüklendikleri ve bunu İslâm nurunun aydınlığında geliştirdikleri hemen herkesin üzerinde ittifak ettiği gerçeklerdendir.
6. Zaten, Uganda, Somali, Sumatra, Cawa ve Filipinler'e İslâm, sofî ve dervişler vasıtasıyla girdi. Bu sevimli mürşitlerin sevimli davranışlarıyla, girdiği heryerde hüsn-ü kabul gördü, yaşandı ve kitleler tarafından benimsendi. Bunun böyle olduğunu T.CarIayl, Gustav Le Bon, Thomas Arnold Toynbee gibi münsif yazarlar da kabul etmektedirler.
Başlangıçtan bugüne kadar, İslâm hakimiyeti altına giren hemen her yerde, müslümanlar siyânet melekleri gibi tanınıp kabul edildi ve hiçbir zaman zimmîlerden bir şikâyet olmadı; bu uzun sükûnet ve itmi'nân hâli, Batılılar'ın İslâm bünyesindeki zimmîleri tahrik edip dünyanın dörtbir yanında peşipeşine hadiseler çıkaracakları güne kadar da devam etti. Vâkıa, Batılılar'ın oyununa gelip tahrik olan bu milletler, daha sonraları ettiklerine nâdim olup ağladılar; ağladılar ama; artık iş işten geçmişti.
Evet, İslâmiyet cihan sulhu prensipleriyle gelmiş, akla, ruha, vicdana beraber seslenmiş ve hasımlarına iknâ ile galebe çalmış eşi olmayan tek sistemdir. Bu sistemin temsilcileri olan müslümanlar, cân-ı gönülden bağlı oldukları Kur'ân ve Sünnetin aydınlık ikliminde, kâinata "mehd-i uhuvvet" nazanyla baktı ve bir ölçüde herkesle diyaloğa girme yollarını araştırdılar. Kur'ân onlara "Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilikde bulunmayı ve âdil davranmayı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever" (Mümtehine/8) diyerek mürüvvet ve insanlığın esas olduğunu ihtar ediyor ve müminlere hedeflerin en yükseğini gösteriyordu. Hatta denebilir ki, kime karşı olursa olsun, o daima iyiliği ve güzelliği yeğliyordu. "Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Zira anası onu nice sıkıntılarla taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (Bunun için) önce bana, sonra da anne-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır. Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan birşeyi bana ortak koşmak için zorlarlarsa, onlara itaat etme. (Bununla beraber dünyada onlarla iyi geçin...) (Lokman/14-15) fermanıyla, müslüman evlâda, müşrik anne ve babasına karşı insanca davranmayı tavsiye ediyor, "İçlerinden zulmedenleri bir yana kitap ehliyle en güzel tarzda (münazara ve) mücadele edin" (Ankebut/46) beyân-ı sübhânisiyle de ehl-i kitaba hak ve hakikatın anlatılmasın da yolların en yumuşağını gösteriyordu.
Bu itibarladır ki, Peygamberimiz hayat-ı seniyyelerinde, İslâm'a sığınan hemen herkese iyi davranmış, onlara ikramda bulunmuş ve zimmetimizi kabul edenleri, hukukta müslümanlarla bir tutınuş ve her fırsatta, âlemlere rahmet olduğunu onlara da hissettirmiştir. Dâvet ettiklerinde davetlerine icabet etmiş, cenazelerine saygı göstermiş ve hastalarını ziyarette bulunmuştur. Ehl-i Kitap'tan borç para almış, onlara rehin vermiş, onlarla ticaret yapmış ve müslümanların vesâyâsı altında bulunanları gül gibi aziz tutmuştur. "Zimmîye eziyet eden benden değildir" (Ebu Dâvud) buyurarak zimmî hukukunu en ulaşılmaz seviyede ele almış ve "ahd-u zimmetimizde bulunan birisini öldüren Cennet'in kokusunu duyamaz" (Buharî-Ahmed b. Hanbel) ferman ederek hayatını müslümanların içinde geçiren zimmîlere yapılan eziyetin Cennet'ten mahrumiyete sebebiyet vereceği tenbinde bulunmuş; ne evvel ne de âhir hiçbir hukukî sistemin, hiçbir hümanist düşüncenin ulaşamadığı ve ulaşamayacağı en yüksek insanî değerler zirvesini göstermiştir.
Onun aydınlık döneminde, herşey böyle seviyeler üstü cereyan ettiği gibi, pek az talihsiz devirlerin istisnasıyla günümüze kadar gelen müslüman idareciler de ondan tevarüs ettikleri İslâm emanetinin korunması hususunda aynı hassasiyeti göstermişlerdir.
“İslâm emperyalist sistemler gibi, "fetih" adı altında değişik yerleri işgal ve istilâ etmiş, sonra da sömürmüştür” diyorlar. İzah eder misiniz?
Bu iddianın da, benzeri isnadlar gibi İslâm düşmanları tarafından maksatlı olarak ortaya atılmış diğer isnadlardan farkı yoktur. Her meselede olduğu gibi, bunda da İslâm'ı bilmeyen müslümanlar yanıltılmak ve idlâl edilmek istenmektedir.
Bir kere, Arap yarımadasında, Mekke ve Medine'deki insan, kimi sömürecek ve neyi istismar edecektir? Bir insanın kendi kavim ve kabilesini işgal ve istilâsı, sonra da sömürmesi nerede görülmüş? Hele, sömürüldüğü iddia edilen, o günkü Hicaz insanı ve Hicaz toprakları gibi fakir halk ve verimsiz arazi olursa..?
Kaldı ki, İslâm'ın mesajını dünyanın dörtbir yanına ulaştırmak için yığın yığın tehlikeyi göğüsleyen ve inandığı dava uğrunda şehid olmayı en büyük pâye sayan ve ömürlerini dört bir bucakta, kendilerinden onbeş-yirmi kat daha fazla güçlerle yaka-paça olarak geçiren o yüksek ruhlu ideal insanlara müstemlekeciliği, emperyalizmi, sömürüyü yakıştırmak gülünçtür ve imkânsızdır. Acaba, bu insanlar bunca sıkıntı, bunca mahrumiyet ve bunca fedakârlık karşılığı neyi elde etmiş, neyi istismar etmiş ve nelerden faydalanmışlardır? Aslında senelerce, yurdundan, yuvasından, çoluk-çocuğundan uzak yerlerde Rabbisini anlatmaktan başka birşey düşünmeyen, ölümü ve şehadeti en tatlı ideal haline getiren ve her muharebe neticesinde ölüp dostlarına kavuşamamanın üzüntüsünü yaşayan bu insanlara sömürü isnadında bulunmayı, bu iddiayı ortaya atanlar da kabul etmezler ya!..
Yeryüzünde işgâl ve istilâyı, en iğrenç yanlanyla emperyalizmi, İskender’den Napolyon'a, Romalılar'dan Cermenler'e, Moğollar'dan günümüzün Avrupa devletlerine, Rus diktatörlüğünden Amerika İmparatorluğu'na kadar "sömürü" sistemleri yaptılar. Girdikleri yerleri harâb ettiler. Ahlâkı bozup milleti birbirine düşürdüler sonra da arkalarında "harâb eller, yıkılmış hân-u manlar, kimsesiz çöller, emek mahrumu günler, fikr-î ferdâ bilmez akşamlar" ve kandan, irinden seylâplar bırakıp öyle gittiler.
Bugün ise, yavuz hırsız hesabı, kalkmış kendi iğrenç işlerini, utandırıcı muamelelerini örtmek için İslâm'ı ve onun şanlı Peygamberi'ni (sav), Peygamber'in mümtaz halifelerini ve şanlı Osmanlı devletini, devlet idarecilerini, müstemlekecilik ve sömürü ile karalamak istiyorlar.
Müslümanlar, tarihin hiçbir devrinde ve dünyanın hiçbir yerinde ne devlet ve millet olarak ne de fert olarak kimseyi sömürmedikleri; kimseyi istismar etmedikleri gibi, hâkim oldukları yerlerde sömürü ve istismâra da izin vermediler.
Evet, cihanın dörtbir yanında, fetihlerin fetihleri takib ettiği bir dönemde, İslâm devletinin başındaki halife: "Bana müslüman fertlerin, en fakirinin hayat seviyesinde yaşamak yaraşır" diyerek günlük birkaç zeytinle hayatını geçirirken neyi sömürdüğünü ve kimi istismar ettiğini iddia edeceğiz?..
Bir muharebe esnasında öldürdüğü şahsın eşyası kendisine verilmek istendiğinde, elini gırtlağına götürerek: "Ben gırtlağından bir ok yiyip şehit olmak için bu muharebeye iştirak ettim; ganimet için değil!" diyen gözü ötelere uyanmış birisi neyi sömürüyordu?
Bir başka karşılaşmada, müslümanlara ciddi zarar veren kâfirlerin ileri gelenlerinden biı-isini öldürüp yoluna devam eden bir müslüman, maktulün ganimeti başında İslâm ordusu komutanının Allah adına and verdirerek çağırmasına karşılık, komutanın yanına gelmeye mecbur olur ve yüzü peçeli muharible komutan arasında şu konuşma cereyan eder:
- Allah için bunu sen mi öldürdün? - Evet.
- Öyleyse al şu bin dinarı.
- Ben bu işi Allah için yapmıştım.
- Senin ismin ne?
- Ne yapacaksın ismimi? Yoksa âleme duyurup da sevabımı zayi etmek mi istiyorsun?..
Rica ederim, bu insanların insanlığı sömürmesine ve yeryüzünde müstemlekeler kurmasına imkân var mıdır? Doğrusu, kin ve adavet belli bir seviyeye ulaşınca insanın ne gözü görüyor, ne kulağı işitiyor ne de makûl ve mantıkî olabiliyor...
Şimdi gelelim asıl meseleye: Sömürü ve emperyalizm nedir ve onu kim yapmıştır?
Emperyalizm veya diğer bir ifadesiyle müstemlekecilik, bir toplumun başka bir toplum veya bir devletin başka bir devlet üzerinde hakimiyet kurması, onu sömürmesi ve ondan faydalanması şeklinde tarif edilebilir. Ancak, işgal, hâkimiyet ve sömürme her zaman aynı olmayabilir. Bunu günümüzdeki şekilleriyle şöyle sıralayabiliriz:
1.Mutlak işgal ve hâkimiyet: Bir ülkenin asıl sahiplerini bertaraf ederek gelip o ülkeye yerleşmeye denir ki; Amerikalılar Kızılderililer'e, Avustralya'yı işgal edenler Avustralya yerlilerine ve Filistin'i işgal edenler de Filistin halkına böyle davranmışlardı.
2. Askerî işgal: Bir ülke üzerinde askerî hakimiyet kurup o ülke insanının her meselesine müdahale etmeye denir ki; Hindistan'ı işgal eden Britanya askerleri senelerce yerli halka böyle davranmışlardı.
3. Müdahalecilik: Bir ülkenin hariciye, emniyet, müdafaa ve iktisâdi işleıine açık-kapalı müdahale şeklinde olur ki, günümüzde Doğu ve Batı'nın, fakir, güçsüz ve geri kalmış ülkelere karşı tavrı hep bu türlü müdahelecilik şekliyle olmuştur.
4.Entellektüel transfer etme sistemi ki; günümüzde emperyalizmin en yaygın ve en tehlikeli olanıdır. Bu sisteme göre sömürülmek üzere plâna alınan ülkenin,kâbiliyetli, atılgan, müteşebbis evlatları seçilerek, yurt içinde, yurt dışında hususî eğitimden geçirilip, hususî localara kaydettirilip ülkenin kaderine hakim hale getirilirler. Daha sonra ise, bu yerli-yabancı entellektüel, sistemli olarak ülkenin idaresinde en hayâti noktalara yerleştirilerek kale içten fethedilmiş olur.
Son asırlarda, Batılı müstemlekecilerin kullandıkları bu sistem çok geçerli olmuş ve bu yolla karşı tarafa boy hedefi olmadan, onlarda nefret uyandırmadan yumuşakça hedefe varılmıştır ki; günümüzün İslâm dünyasını, büyük ölçüde bu kabil bir istismar ve sömürü çıkmazı içinde sayabiliriz.
Hangi şekliyle olursa olsun, emperyalizmin işgaline uğrayan ülkelerde:
1. Asimilasyonlarla yerli halk özünden uzaklaştırılmış; geçmişi ve tarihi unutturulmaya çalışılmış ve bir kimlik bunalımına çekilmiştir.
2.Millî himmet öldürülmüş; arazı verimsizleştirilmiş; sanayi emperyalist ülkeye bağlı hale getirilmiş; ilim kısırlaştınlmış ve araştırmacılığın yerine şablonculuk ikame edilmiştir.
3.Öldürmeme-kaldırmama politikasıyla, yerli halk, cankeş edilerek hep başkalarına muhtaç hâle getirilmiş ve bütün bir hayat boyu, ilericilik, Batıcılık, uygarlık, çağdaşlık gibi ne ifade ettikleri belli olmayan kelimelerle avutulmuş ve uyutulmuşlardır.
4.Dış destek ve dış yardımlar itibariyle ülke ablukaya alınmış; ithalât ve ihracata açık-kapalı hacir konmuş, kalkınma ve büyüme inhisara alınarak bütün bütün zorlaştırılmıştır.
5.Bir taraftan ülke insanının fakir bırakılması için lâzım gelen herşey yapılmış; diğer yandan da, yığınlar lükse, isrâfa çekilmiş ve millet içine sürekli tatminsizlik hissi saçılarak kavgaya varan hoşnutsuzluklar meydana getirilmiştir.
6.İlim-teknik-teknoloji açısından araştırma ruhu öldürülmüş; maârif yuvaları kopyacılığa, fabrikalar montajcılığa alıştırılmış, kışlalar da emperyalist güçlerin, döküntü harp malzemelerinin meşherleri haline getirilmiştir.
Şimdi acaba, İslâm'ı ve İslâm fütuhatını, bu kadar kötülüğü de beraberinde getiren emperyalist sisteınÎere ve sömürü düzenlerine benzetmek ne derece makûldür?..
Birkere İslâm, kimseyi yurdundan, yuvasından etmediği gibi, kimsenin eline, ayağına zincir vurarak çalışmasını da engellememiştir. O, fethettiği ülkelerin insanlarını dinleriyle, duygularıyla, düşünceleriyle serbest bırakmış ve onları her hususta kendi dindaşları, vatandaşları gibi himaye etmiştir. Müslüman fâtihler, girdikleri hemen her ülkeye huzur ve emniyet getirmiş ve yerli halk arasında kabul edilen, sevilen, sayılan insanlar olmuşlardır. Böyle olmasaydı, Suriye hristiyanları, ülkelerinin Roma İmparatoru tarafından istirdat edileceği endişesi karşısında kiliselere dolup müslümanların zaferi için dua ederler miydi? Ve böyle olmasaydı, bir ucundan diğer ucuna altı ayda varılamayan alabildiğine geniş bir ülkede asırlar boyu emniyet ve asâyişi devam ettirmek nasıl mümkün olabilirdi?.. Bugünkü komünikasyon imkânları, son model askerî araç ve gereçlere rağmen, avuç kadar bir yerde bunca mekanize güçlerimizle emniyet ve asayişin temin edilemediğini gördükçe onların bu mevzuda başvurdukları dinamiklere hayran kalmamak mümkün mü? Zannediyorum, günümüzün pekçok münevveri de bu hakikatı anlamış olacak ki, dünya hakimiyeti dönemimize ait varlık ve bekâmıza esas teşkil eden dinamiklerin yeniden gözden geçirilmesi lüzûmunu izhar etmeye başladılar.
Müslüman fâtihler, fethettikleri ülkelerin kapılarıyla beraber, gönül kapılarının da kendilerine açılmasını başarabildi ve fethettikleri ülke insanlarının saygı, itimat ve güvenine mazhar oldular.
Girdikleri ülkelerdeki ilim ve sanat birikimini değerlendirip, ilim ve sanat adamlarına çalışma zemini hazırladılar. Hangi dinden olursa olsun, âlimlere ve fikir adamlarına ayrı birer değer atfederek onları islâmî toplum içinde aziz ve mükerrem tuttular.
Müslüman fâtihler hiçbir zaman, Amerikalı sığır çobanlarının,Yeni Dünya'nın yerli halkına, Fransızların Cezayir insanına, İngilizlerin Avustralya yerlilerine, Hollandalılar'ın Endonezyalılar'a, yirminci asır Amerikalılannın Vietnam halkına yaptıkları gibi yapmadılar. Yapmak şöyle dursun, fethettikleri ülke halkına kendi dindaşları, kendi soydaşları gibi davrandı ve onlara, aynı vatandaşları gibi muamelede bulundular.
Halife Hz. Ömer, Mekke'li bir soyludan tokat yiyen bir kıptîye: "Dön; sen de ona bir tokat vur" diyor; Amr b. Âs'ın Mısır yerlilerinden birisini rencide ettiğini duyunca da: "İnsanlar analarından hür olarak doğdular. Ne zamandan beri onları kul-köle olarak kullanıyorsunuz?" diyerek itâbda bulunuyordu. Mescid-i Aksâ'nın anahtarlarını almak için Filistin'de bulunduğu sırada, namaz vakitlerinden birisini içinde bulunduğu bir kilisede idrâk ettiğinde Papaz'ın ısrarla kilisede namaz kılmasını istemesine rağmen: "Hayır! halife Ömer burada namaz kıldı diye yarın sizi iz'âc edebilirler" diyerek dışarıda toprak üzerinde namaz kılmayı tercih ediyor ve mağluplara karşı İslâm'ın fevkalâde insânî, alabildiğine yumuşak ve henüz günümüzde ulaşılamamış seviyedeki tavrını gösteriyordu.
Rica ederim, bu insanların başkalarını istismar etmeleri mümkün mü? Bunların başkalarını sömürmesi düşünülebilir mi? Ve bu yüksek ruhların temsil ettikleri Kur'ân sistemine emperyalist düzen denir mi?
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine “Evet Rabbimizsin”ile cevap verildiğine aklî delil var mıdır?
Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Ancak bu gibi şeylerin imkânı anlatılabilir. Aslında, Allah (C.C) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmaz.
Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:
1- Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır?
2- Mümin ferd bu işten haberdar olmuş mudur?
Evvelâ, Cenab-ı Hakkın, bir âlemde, ruhlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onların da: "Evet, Rabbimizsin. " demesi, kati midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur'an-ı Kerim'de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde: "Rabbin, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şâhit tutarak `Ben sizin Rabbiniz değil miyim ' (demişti) (A'râf -172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin zaman hakkında ihtilaf içindedirler.
Bir kısmı"zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır"demektedir. Bazı tefsirciler ise; “bu,çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür” derler. Bir Hadis-i Şerifin de te'yidine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, “hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür.”
Esas itibariyle Cenab-ı Hakk'ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir sitilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç ve dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız var... Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara birşeyler anlatırız.
Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kaib konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: "Kendi içinizden ne konuştunuz öyle?" Biz de: "Şunu, şunu dedik" diye anlatırız. Kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.
Bazen olur ki, rüyâlarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi, kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik sitilde bir konuşma şeklidir.
Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâlî şahıslarla konuşurlar. Belki çok maddeciler bunlara inanmaz ve "halüsinasyon " derler, varsın desinler... Resul-ü Ekrem'in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Âlem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O'nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O'da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına naklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Vahiy ise,başka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber'e(sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) de şuuru açık olarak duyuyor ve hissediyordu; ama, buudlar âdeta başkaydı. Efendimizin (sav) dışında kimse birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden bir tanesinin dizine başını koyup yatarken, bazan bir sahabinin göğsüne başını dayayıp otururken, mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Resul-ü Ekrem (sav), vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı: Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzı.
Velinin kalbine ilham geliyor: âdeta onun içine fısıldanıyor. Bu da değişik sitilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey... Morsda nasıl "di..di..dit; dâ..dâ..dit" = - ..., ---., denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, Veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: veli: "Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi." der, açarlar kapıyı bakarlar o adam karşılarında... Bu da ayrı bir konuşmadır.
Bir de telepati var... Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla muhabereleşmeyi hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhabereleşmesi. Bu da bir başka beyan.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (C.C) "lâ yuâd velâ yuhsâ" (sayısız, pekçok) konuşma sitilleri yaratmış.
Şimdi gelelim meselemize. Allah (C.C) bize "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" buyurdu; ama,bunu hangi konuşma sitilinde söyledi, bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse; bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olmaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise ruha hitap nevinden değildir...
Şu nokta çok önemlidir, insanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: "Kabirde Münker-Nekir gelir, size soru sorar" Acaba adamın neyine soru soracaklar? İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; Ama, ölü duysa bile onun yanında bulunan kimseler bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükâleme başka buudlarda oluyor; sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein'in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya,işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.
Binaenaleyh, bu elestû bi-Rabbikum 'Allah'ın(C.C) ruhla olan, ruha mahsus bir mukâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceğini intizar etmek gerekdir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarla bunu hissedebiliriz.
Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: "Ben bunu duymadım." Ben de "Duydum" dedim. "Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumu çok iyi hatırlıyorum." Ne ile duyduğum sorulacak olursa, içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah'ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim. İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkârlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı aleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken,ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; Cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben "onu duydum" diyorum.
Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah'ı terennüm eder ve hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur'an-ı Kerim "Dikkat edin, kalbler, ancak Allah’ı anış ve onu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur. " (Ra'd -28) buyuruyor.
Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah'ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Bir noktada Kant, "Ben, Allah’ı azametine uygun anlıyabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!" diyor. Bergson sadece "sezgi" siyle bu istikamette gidiyor; tek delil de vicdanı... Vicdan, Allah'ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah'a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanının sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Mabud arzusunu onun içinde duyacaktır. İşte bu hava, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allahu Tealâ’nın: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" hitabına verilen "Evet Rabbimizsin" cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliya ve Enbiya, bunu açık ve seçik, görmüş ve göstermişlerdir.
Ama, aklî isbatına gelince, tabii, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusâtı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.
Ecnebi memleketlerinde doğanların durumları ötede nasıl olacaktır?
Bu soru öteden beri sorula gelen mes'elelerden biridir ve zannımca, diyalektik yapılmak istenmektedir. Yani "biz Allah'a ve O'nun Peygamberine inandığımızdan dolayı Cennet'e gireceğiz; ama İslâm dünyasına çok uzak memleketlerde, meselâ, Paris'de, Londra'da, Moskova'da doğan kimseler bizim sahip bulunduğumuz imkânlara sahip olamadıklarından; erdiğimiz nura eremiyecekler ve dolayısiyle bütünüyle Cehennem'e girecekler?"sorusunda iki husus var: Merhamet-i İlahi den daha fazla merhamet gösterme. İslâm'a karşı sinsice bir tenkid...
Evvelâ, soruda belirtildiği ve çoklar tarafından zannedildiği gibi"bize uzak diyarlarda bulunan kimseler, Cehennem'e girecekler"şeklinde umumî bir hüküm yok. Şöyle bir hüküm var: Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in davasını duymuş, davetini işitmiş, O'nun neşrettiği nura şahid olmuş kimseler, inatlarından bu işi kabul etmiyor ve kulaklarını kapıyorlarsa, evet bunlar Cehennem'e gireceklerdir. Burada Allah'ın merhametinden daha fazla merhamet ileri sürerek. başka türlü iddialarda bulunmak ukalâlıkdan başka birşey değildir. Evet, Cehennem'e gireceklerdir. Hem de sadece yabancı ülkelerde olanlar değil. bizim memleketimizde de, Efendimiz Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in davasını işitip O'na, icabet etmeyenler, getirdiği esaslarda O'na başkaldırıp arkasından gitmeyenler; onlar da, cehennem'e girecek ve ebedî hüsrana uğrayanlardan olacaklardır.
Rabb'in sonsuz rahmetinden ümid ediyoruz ki, bizleri O'nun davetine icabet eden, arkasından koşan; herkesin O'nu terkettiği dönemde O'na sahip çıkan kimselerden, eylesin!..
Bu mevzu,öteden beri Kur'ân ve Sünnetin meselelerini, akıl, mantık, muhakeme, saf düşünce ve felsefe yoluyla isbat, teyid ve takviyeye çalışan kelamcılar tarafından da ele alınmış ve enine boyuna tahlîl edilmiş bir mevzudur. Evet, acaba, O'na icabet etmeyenler gibi, icabet etme fırsatını bulamayanlar da ehl-i Cehennem midir?Yoksa bu ikisi arasında bir fark var mıdır?
Günümüzün pek çok önemli meselelerinin yanında, şimdilik bu kâbil sorular üzerinde durulmalı mı, durulmamalı mı? Bu türlü soruların cevabını bulmak, uhrevî hayatımız adına bize ne kazandınr? Pratik hayatımız adına va'dettiği şeyler nelerdir? Dev mezheb imamlarının, bu kadar titizlikle üzerinde durdukları bu mesele o kadar önemli ve hayatî bir mesele miydi ki onu, halletmek için bu kadar mesaî sarfettiler?...
Şimdi, bunlar ve bunlar gibi bir sürü soruyu da beraberinde getiren bu meseleyi önce, akaid imamlarının mütalaa ve görüşlerinin hülasası içinde takdim etmeye çalışalım:
Akîde de, iki önemli Ehl-i Sünnet akımından Eş'arîler derler ki: Cenab-ı Hakk'ın adını duymayan, O'na dair hiç bir tebliğe şahit olmayan kimse, nerede, nasıl yaşarsa yaşasın, ehl-i fetret, dolayısıyle de ehl-i necattır. Sizler, Ümmet-i Muhammed olarak Efendimiz'e ait mesajları alıp, dünyanın karanlık iklimlerine götürmemiş iseniz, Eş'âri'ye göre o karanlıkdaki kimseler ehl-i necatdırlar ve kurtulmuşlardır. Cenab-ı Hak, belli bir ölçüde onları mükâfâtlandıracak ve Cennet'ten istifâde ettirecekdir...
Maturidîlere gelince ki; bir noktada Mutezile'nin düşüncesi de aynıdır. Derler ki; "bir insan, aklıyla Yaratıcısını bulursa, adını ünvanını bilsin bilmesin kurtulur. Ama aklıyla mücerred olsun Yaratıcıyı bulamamışsa o kurtulamaz."Aslında bu iki görüş aynı olmasa bile, birbirinden çok uzak da sayılmaz. Maturidi'ye göre bir insan nerede olursa olsun; dağda, bayırda, çölde şurada veya burada, güneşlerin doğup batmasından ayların tulû ve gurubuna, yıldızların parıldamasından, zeminin nizam-ı intizam içindeki binbir güzelliklerine, dağların mehip duruşlarından, tepelerin ünsiyetli esintilerine; koruların gürül gürül inleyen ikliminden otların-ağaçların ince ince salınmalarına, çiçeklerin cilve çakıp tebessüm etmelerine kadar herşey O'ndan sırlı birer mesaj ve O Sultanlar Sultanını anlatan beliğ birer lisandır. İşte, aklı başında bir insan göz kamaştıran bu tablolar ve yürekleri hoplatan bu ses ve renk cümbüşü karşısında, herşeyin arkasındaki o gizli eli sezecek ve mutlaka bir Yaratıcı'nın olduğuna inanacaktır. O Yaratıcı'nın ad ve ünvanlarını, O'nun kitap ve elçilerini bilmese de böyle birisi ehl-i necattır.
İşte bu itibarladır ki, başka memleketlerde yaşıyan insanlar hakkında hemen ulu orta, "inanmadı,öyle ise Cehennem'e gidecektir" demiyoruz, diyemeyiz de. Zirâ, mezheb imamlarının bu şekildeki nokta-i nazarı en azından sükut etmemizi gerektirmektedir...
İmam Eşarî hazretleri elde ettiği hükmü,"Biz Peygamber göndermedikçe (hiçbir millete) azab edecek değiliz." (İsra-15) gibi ayetlerden istinbat ediyordu. Evet, Allah Kur'ân'da "Peygamber göndermeden azab etmeyeceğiz" diyordu. Öyle ise; Peygamber görmemiş duymamış kimselere azap edilmese gerek.
Maturidî hazretlerine göre akıl,"hüsün-kubûh"mevzuunda da üzerinde durulduğu gibi,önemli bir unsurdur ve bir ölçüde iyiyi kötüden ayırdedecek kapasitededir. İnsan,aklıyla bir kısım şeyleri birbirinden tefrik edebilir. Bu güzel, bu da çirkin diyebilir. Vakıa aklın, herşeyi sezip bilebileceğini iddia da yanlıştır... Onun içindir ki, Allah iyileri emretmiş, kötüleri de yasaklamış ve bu önemli işi her zaman yanılabilirliği müsellem olan akla havale etmemiştir. Vahy ile bunları tanzim etmiş. aydınlatmış; peygamberleriyle vüzuha kavuşturmuş ve bir nokta muzlim bırakmamıştır. Maturidilere göre akıl, zinanın çirkinliğini. sezebilir. Çünkü onda nesebin zay'i olup karışması bahis mevzuu. Kimin malı kimin evlâdına kalacak? Şayet bir kadın iffetini koruyamıyorsa ve çocuklarının nesebi şüpheliyse, evet o zaman kimin malı kime kalacak? Öyleyse zinanın aklen çirkin olduğu söylenebilir. Hırsızlığın da aklen çirkin olduğu sezilebilir. Çünkü, başkasının kan-ter elde ettiği şeyler onun elinden almak çirkindir. Aklen içkinin çirkinliği de sezilebilir. Çünkü insanın aklını izale ediyor. Nesiller üzerinde menfi te'siri sürüp gidiyor ve bir kısım hastalıklara da sebep oluyor... Daha bunlar gibi bir kısım şeylerin bir ölçüde akliliği her zaman söylenebilir...
İyi ve güzel şeyler hakkında da aynı durum bahis mevzuudur. Meselâ; adalet, başkalarına iyilikte bulunma güzel şeylerdir ve bunlar aklen sezilebilir. Kur'ân ve Sünnet ise bu mevzuda emirler vermiş, aydınlatmış ve bizi yanlış anlamadan kurtarmışlardır.
Bunun gibi Allah'a iman da güzel bir şeydir. Çünkü insan o sayede itminana ulaşır. Daha hayatta iken başı cennetlere erer ve ötelere ait güzellikleri burada yaşar. Aynı zamanda, imana ulaştıran yol da,akıl ve muhakeme ile sezilecek mahiyettedir. Nitekim çöldeki bir bedevi bile bunu hissetmiştir. Huzur-u Risaletpanâhi ye gelmiş ve nasıl bir yolla Yüce Yaratıcı'ya ulaştığı sorulunca: "Bir yerde bir deve tersi, oradan bir devenin geçtiğine, ayak izleri de orada yüründüğüne delâlet eder. Şu sema burç burç ahenk içinde, bu yer, vâdi vâdi güzellikleriyle, bir Alîm ve Habîr olan Allah'a delâlet etmez mi?" diyor. Demek ki bir deve çobanı dâhi aklıyla; her şeyi kabzay-ı tasarrufunda tutan, herşeyi ilimle idare eden ve her şeyden haberdar olan bir Zât'ın varlığına intikâl edebiliyor. Öyleyse imanda, aklîliği bütün bütün kulakardı da edemeyiz.
İşte bu noktadan hareketle, Maturidi; "insan,aklıyla Yaratıcıyı sezebilir" demiştir. Nitekim cahiliye döneminde ve fetret devrinde bu mesele, çok kimse tarafından hissedilmiştir. Mesela, bunlardan Varaka bin Nevfel ki, büyük Kadın Hatice-i Kübrâ Validemizin amcazâdesidir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam ilk vahiy gelince, Cebrail'i, Arz ve Sema arasında, bütün buudlarıyla kanatlarıyla görmüş, irkilmiş, ürpermiş ve koşa koşa evine gelmiş ve durumu Hatice Validemize hikaye etmişti. O da Peygamberimizi (sav) alıp Varaka'ya götürmüştü. İşte bu zat, daha Efendimiz'e (sav) peygamberlik gelmeden, Yüce Yaratıcı'nın varlığını sezmiş, putların hiçbir şey yaratamıyacağını hissetmiş ve aklıyla Allah'ın var olduğuna inanmıştı... Bunlardan bir diğeri de Zeyd idi. Hz. Ömer. Efendimizin amcası... Yer yer putlara sırtını döner ve şöyle derdi: "Bunlara ibadet edilmez, bunların hepsi bâtıldır, bir Yaratıcı var ama, ben bilemiyorum kimdir?... " Vefat ederken de Hz. Ömer ve oğlu Hz. Said de dahil, aile fertlerini topladı ve şöyle dedi: "Ben Allah in bir dini olduğuna inanıyorum ki, onun gölgesi, emâreleri başınızın üzerindedir. " Efendimiz, Peygamberliğini henüz ilân etmiş veya etmemiş; işte o dönemlerde "Ben o dinin gölgesinin başınızın üzerinde olduğunu hissediyorum. O din zuhur ettiği zaman, vakit fevtetmeden hemen dehalet ediniz"diyor, bir çok şeyi aklı ve ferasetiyle anlamış olduğunu gösteriyordu ki, bu da,"insanların elleriyle yapılan bu şeyler asla ilâh olamazlar" demekti. Dolayısıyle, insan eliyle dikilen bu put ve heykellerin hiçbiri, insanların ihtiyaçlarını karşılayamaz. Zira, aslında onlar insanlara muhtaç. Kendileri muhtaç olunca, başkalarının ihtiyaçlarına nasıl cevap verecekler ki?
Binaenaleyh böyle basit bir düşünce ile dahi, hemen herkes, gökleri ve yeri elinde tutan bir Zat'ı idrak edebilir. Zeyd ve Varaka, yakınlarının vicdanlarında birer çığlık olarak kalakalsınlar, zaman ve mekânın Efendisi ilk talili dostlarını, hakikata erken uyanmış bu halkadan seçip, muhakeme ve aklın dizginlerini vahyin eline vererek sonsuzluğa yelken açıp yürüyecektir...
Şimdi yeniden dönüp soruyu tekrar edelim: İslâm diyarının dışında doğan kimseler hemen Cehennem'e mi gidecekler? Evet, Efendimiz Sallallahu aleyhi ve Sellem'i, Kur'ân'ı duymuş ve Peygamberimizin peygamberliğine şahid olmuş, ama araştırma lüzumunu duymamış ve araştırmamış olanlar Cehennem'e girecekler. Fakat bu kadarcık olsun herhangi bir imkâna sahip olamamış, karanlıkta yetişmiş, karanlıkta kalmış, hep karanlık soluklamış, karanlık içinde yatmış-kalkmış kimselere gelince, ümit ederiz ki, Cenab-ı Hakk'ın merhametinden istifâde ederek muaheze görmesinler. . .
Müsaadenizle bizi alâkadar etmesi bakımından meselenin bir başka buudunu arzetmek istiyorum. İlk müslümanlar, müslümanlığı tam temsil edip, Efendimiz'e (sav) ait mesajları dünyanın dörtbir yanına götürüyor ve ma'şeri vicdanı uyarıyorlardı. Bugün, onların menkibelerinin gölgelerinde dahi, öyle büyük, öyle derin bir ruh haleti sezilmektedir ki, insan onların hakikatlarını düşününce, götürdükleri mesajlara insanlığın lakayt kalamıyacağını hemen anlar. Bu, alabildiğine pervasız, alabildiğine fütursuz,: gözünü budaktan esirgemeyen insanlar, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında öyle bir velvele meydana getirdiler ki, âdeta seslerini duymadık hiçbir yer kalmadı. Ve İslâm nuru en karanlık, en muzlim noktaları dahi aydınlattı. Evet, onlar çok hızlı, çok hareketli ve çok üst seviyede İslâm'ı temsil etti ve Kur'ân'ın mesajlarını, Sebt boğazından Aral gölüne, Anadolu kıyılarından Çin seddine kadar ulaştırdılar. Evet Hz. Osman döneminde müslümanlık buralara kadar gelip ulaşmış, Hz. Muaviye döneminde Ukbe İbn-i Nafî'ler vasıtasıyla Herkül burcuna gidip dayanmıştı. Bütün Berberîler, bugünkü Fas, Tunus, Cezayir topyekün Mağrip memleketleri İslâm'ın vesâyâsı altına girmiş ve artık emri ondan alıyordu. Başlangıç itibariyle hesap edilecek olursa henüz 30 sene olmamıştı. Bu 30 sene içinde dünyanın dört bir yanında şem'alar, meş'aleler yaktı ve dünyaları aydınlattılar. Girdikleri yerlerde bihakkın İslâm'ı temsil etti, herkes tarafından sevilip sayıldı ve benimsendiler. Hem öylesine benimsendiler ki, artık Hristiyan ve Yahudiler onları kendi dindaşlarına tercih ediyorlardı. Hz. Ömer Mescid-i Aksa'ya giderken, Ebû Ubeyde Şam'a girerken sevgiyle karşılanıyordu. Hatta bir aralık müslümanların Şam'dan çekilmeleri bahis mevzuu olunca, Hristiyanlar, rahip ve ruhbanlarıyla kiliselere dolup müslüman vesayasının devamı için dui ettiler. Ve müslümanlara; "Gittiğiniz gibi inşaallah yine gelirsiniz. Cizye verir ve himayenizde oluruz" dediler. İlk müslümanların böyle şirin görünmesinden gürül gürül müslümanlığa akın oluyordu. Aslında her birisi birer Ömer, o mübarek topluluğu görenlerin, Müslüman olmaması da düşünülemezdi ya!... Gece, Hak huzurunda ibadet-ü taat ve âh-u enînlerle yürekler yakan, gündüz at üstünde elinde kılıç kahramanlardan, kahraman ve o "ruhbanun filleyli ve fuısanun finnehar " olan yiğitler, öyle gönüllere girmiş, herkes üzerinde öyle bir intiba bırakmışlardı ki, çok yakın bir gelecekte bütün cihan kapılarının onlara açılacağına muhakkak nazarıyla bakılıyordu.
Şimdilerde bizler, birer ada ve adacığa söz geçiremememize, elde ettiğimiz yerlerde dahi asayişi te'min edemememize karşılık, onların emniyet, kiyâset, dirâyet ve diyanetleri karşısında, onlara, kalelerin kapıları ardına kadar açılıyor ve fahri hemşehrilikler, sembolik anahtarlar değil; hakiki reislik ve gerçek anahtarlar veriliyordu.
Bugünkü Suriye ve Filistin, müslümanların eline geçince, orada bulunan ordu kumandanları Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını istemişlerdi. Vazifeli papaz: "Mescid-i Aksa'nın anahtarlarını alacak zatın şemailini biliyoruz ve bu anahtarları O'ndan başkasına vermemiz mümkün değildir." diyordu. Onlar aralarında konuşa dursunlar, Hz. Ömer çoktan yola çıkmış geliyordu bile... Ve kimsenin nasıl geldiğinden de haberi yoktu. Ama o, papazın bildiği gibi geliyordu. Hazineden bir deve almış onunla yola revan olmuştu. Taksi yok, araba,yoktu ama, bir tane at olabilirdi. Ne var ki, o at da yoktu. Hizmetçisiyle beraber bir deveye münavebeten binerek geliyordu. Yaklaştıklarında kumandanlar, dua ettiler; inşaallah, Ürdün nehrini geçerken binme sırası Hz. Ömer'e gelir. Zira, bu Bizans halkı, kendi saraylarında ihtişâm ve debdebeden başka birşey görmediği için, başımızdaki halifeyi böyle görürlerse; yani, paçalarını sıvamış, hizmetçisi devenin üzerinde ve kendi deveyi yediyor görürlerse ayıp olur. Haddi zatında ayıp olan şey, adaletsizlik ve hakkaniyetsizlikti; Hz. Ömer de bunu irtikab etmemeye çalışıyordu. Onlar dua ede dursunlar, Allah (cc) en hayırlı olanı tahakkuk ettirmişdi bile. Tam nehri geçecekleri zaman, devenin yularından tutma sırası Hz. Ömer'e gelmişti. O, deveden indi yerine köle bindi ve Hz. Ömer devenin yularından tuttu ırmağı öyle geçtiler!.. Devenin üstünde oraya gelinceye kadar, elbiseleri, semere sürtüne sürtüne yırtılmıştı. Oraya gelinceye kadar kimbilir kaç defa eline bir iğne, bir iplik aldı ve bir kenara oturdu, elbisesini yamadı... Üzerindeki elbisede o gün, 14 tane yama vardı. Estağfirullah! ona yama dememek, ona şeref işareti demek lazım... Bu durumu gören papaz: "Tamam, bizim kitaplarımızda yazılı olan bu zattır" diye bağırdı. Meğer büyüklerinin istihraçlarına göre seyahat boyu Hz. Ömer'in yaptığı şeylerin hepsi biliniyormuş. Onun için Hz. Ömer'i tanıma fırsatı bulan papaz: "Biz anahtarları ancak buna veririz" dedi.
Anahtarların ona verilmesi, Mescid-i Aksa'nın müslümanlara teslim edilmesi gürül gürül müslümanlığa iltihaklara vesile oldu.
Ben size, Hz. Ömer gibi İslâm'ın şerefi bir kâmetle alakalı vak'aları sıralayıp, his dünyanızı tehyiç etmeyi düşünmedim. Maksadım, dün olduğu gibi, acaba bugün de İslâm, kendi ulviyetine uygun temsil edilebiliyor mu? Onlar 20-25 sene içinde büyük ölçüde Afrika'yı, Taşkent'leri, Semerkantları, Buharaları... Buharileri, Müslimleri, Tirmizileri, İbni Sinaları, Fârâbileri, Birûnîleri yetiştiren mübarek bir dünyayı bir solukta, bir hamlede, bir nefhada elde etmiş; Kafkasya, Azerbeycan, Irak ve İran üzerinde hakimiyet kurmuşlardı. Evet bir hamlede dünyanın dört bir bucağında "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah" hakikatını temsil etmiş ve İslâm mesajını herkese duyurmuşlardı.
Bugün o uzak ülkeleri bırakın, biz doğru dürüst kendi dünyamıza dahi birşey anlattığımızı söyleyemeyiz. Bizi dinleyen bir cemaat içinde bulunuyor, onları inandırmağa çalışıyoruz. Ama, bir türlü inanmıyorlar. Söylediğimiz sözler, buzdan duvarlara aksediyor gibi, soğuk soğuk gelip yüzümüze çarpıyor. Sözde anlatıyoruz ama, bir türlü ruhlarına giremiyoruz. Bunları, Rabbimizin sonsuz lütuflarına karşı küfran-ı nimet sadedinde arz etmiyorum; edemem de. İlk devrin insanlarıyla bizleri mukayese ederken, Ashab-ı Kiram'la, aramızdaki mesafeye dikkatlerinizi çekmek maksadıyla takdîm ediyorum.
Üveykler gibi kanatlanmış, küheylanlar gibi şahlanmış ve omuzladıkları ilâhî mesajı herkese, her yere duyurmak için dört-bir yana dağılmışlardı, İran'a, Turan'a ve bütün bir dünyaya... Ukbe bin Nâfi'ye de Afrika'nın fethi düşmüştü. Üstüste muvaffakiyetleriyle, müslümanların yüzünün akı haline gelen Ukbe, çekemeyenler tarafından gammazlanmış, devrin Emiri tahrik edilmiş ve koluna bir zincir vurularak, İslâm'ı duyurma hareketinden alıkonmuştu., bileklerinde zincir, beş senelik hicran döneminde en büyük hasreti, İslâm'ı anlatmadan alıkonması olmuştu. "Bir baştan bir başa Afrika'da müslümanlığı neşretmek istiyorum, buna manî oldular ve işte buna üzülüyorum" diyordu. Birgün, İslam'a çok büyük zararlarının yanında, Ukbe'nin kolundaki zinciri de çözüp, onu yeniden Afrika'ya Vali tayin etmek suretiyle, en büyük iyiliği yapmış olan Yezid, seyyiatına denk bir hayır yapıp Ukbe'yi salıvermekle, tıkanan İslâm fütuhatı ve İslâmlaştırma hareketini yeniden başlattı; Ukbe de varıp bir solukta son noktaya ulaştı. Atını okyanusa sürüyor, denizin içine kadar giriyor ve "Allah im, diyor: "Bu zulmet denizi önüme çıkmasaydı, senin yüce adını denizler aşırı dünyalara da götürecektim!..." Dünyayı öyle biliyor. İhtimal ki, ona yeni bir dünyadan, Amerika'dan bahsedilseydi,"oraya nasıl gidilir" diye onu da düşünecekti...
Evet, bu insanların yaşadığı dönemde, müslümanlık duyuruluyor ve herkese anlatılıyordu. Duyuramadıkları yerler adına da ızdıraplar çekiliyordu. Bize gelince, ne onu kendi değerleri ölçüsünde temsil edebildik, ne de yıldırım hızıyla dünyanın dört bir yanına götürebildik. Evet, onlar gibi, bu işi varlığımızın gayesi olarak bilemedik. Onun için şahsî işlerimizi terkedemedik. Onun için bir kerecik olsun evlerimizin yolunu unutmadık. Bu işe"birinci iştir" deyip diğer işlerimize, sırasıyla;` ikinci üçüncü dördüncü..."diyemedik. Vakıa, biz de diyâr-ı küfre gittik; gittik ama, mark getirmeye, dolar getirmeye, şilin getirmeye, frank getirmeye gittik. Allah'ın yüce adını götürmeye gitmedik. Binaenaleyh, onlara yüce hakikatları duyuramadık. Bugün onlar bizim gayretsizliğimizden, bizim aczimizden, bizim beceriksizliğimizden, dalalet, küfür ve küfranlarını yaşıyorlarsa, her halde bir soru onlara, bir soru da bize sorulacaktır.
Dün bir arkadaşımızın marifetiyle oralarda verilen bir konferansı seyretme imkânına sahip oldum. Konferans almanca veriliyordu ve ben hiç bir kelime anlayamıyordum. Fakat, tablo ve manzara bana çok şey ifade ediyordu. Çok kısa zaman, önce Berlin'de bir mezarın başında ayaklarımın bağı çözülmüş ve: "Kurban olayım Allah’ım, senin mübarek namını buralara ve buradakilere duyuramadık" deyip inlemiştim. Şimdi, bu kasedi seyrederken, kendi kendime Neler hissettim neler: "Hollanda'da bir kilisede, bir müslüman genç konferans veriyor ve kilisenin papazı da oturmuş onu dinliyor. Müslüman olmuş, başı kapalı Hollandalı kadınlar ve iştiyakla İslâm'ı öğrenmek isteyen daha başka kadınlar.. sorular soruluyor, cevaplar veriliyor..." Şimdi, burada onları dile getirmekten aciz bulunuyorum. Ancak, bütün bunlar birer cılız ses ve deneme mahiyetinde amatörce şeylerden ibaret.. Bu türlü gayretler, hizmet yolunda bulunmak sayılsa da, hizmetin kendisi olmadığı muhakkak.
Biz, bugün henüz bu büyük sarayın sofasında dolaşıp durmaktayız. Çok büyük şeyler yaptığımız söylenemez. Ve işte bundan dolayı da çok kimseler hâlâ dalâletlerini yaşamaktadırlar. Zaman zaman oralara din, diyanet adına gittiğimiz de oldu; ama, kısır çekişmelerden kendimizi kurtaramadık. Ve hâlâ kat'iyyen, bir Hz. Ömer seviyesinde, Ukbe bin Nafî seviyesinde, Ebu Ubeyde seviyesinde, Ahnef bin Kays seviyesinde, Mugire bin Şu'be seviyesinde, Ka'ka'a seviyesinde bu meseleyi temsil edemedik. Kimbilir onların celâdeti, civanmertliği, insanlığı, inancı, azmi ve kararlılığı karşısında hasımlarının yüreği kaç defa hopluyordu ve onları gören gözler kaç defa iman etmeye karar verdiler?.. Onların bu mevzudaki gayretlerine, çok azı müstesna, bugün bağrında müslümanları barındıran ülkelerin, o ilk kudsîler tarafından fethedilmesi şahit olarak yeter!..
İşte meseleyi bu zaviyeden ele alınca, o zaman Paris'de, Londra'da, Newyork'da yaşıyanlara biraz daha müsamahalı bakacak; hatta belki dizinizi dövecek ve elinizi vicdanınıza götürerek; "Bizlere yazıklar olsun, diyemedik; duyuramadık ve karanlıkları yararak bunları akgünlere çıkaramadık" diyeceksiniz.
Burada meşhur vaizlerimizden Nursaçan Hoca'nın hikaye ettiği yaşanmış bir vak'ayı aklımda kalanlarıyla nakletmek istiyorum: Bizim işçilerden birisi, Avrupa'da bir evde misafir olarak kalıyor. Beraber oturuyor, beraber kalkıyor, belki beraber yiyor ve beraber içiyorlar. Sonra o işine gidiyor, onlar da kendi işlerine.. ama; müslüman, dînî duygu ve dînî düşüncelerini yaşama ve anlatmada kusur etmiyor. Gel zaman, git zaman hane sahibi müslüman oluyor ve tıpkı Amir İbni Tüfeyl gibi, o, müslüman olunca, hanımı "Efendi şimdiye kadar hep beraberdik yine beraber olalım. Sırat'ta beraber, Cennette beraber. Şayet, müslümanlık insanı ötelere ulaştıran bir şey ise, sen gideceksin de ben niye kalacağım" diyor ve "Lâ ilâhe illallah"cümlesiyle o da kanatlanıyor. Derken, cıvıl cıvıl çocuklar ve bütün aile fertleri tekmil müslüman oluyorlar. İslâmiyetle tanışdıktan sonra, evleri birden bire cennet köşelerinden bir köşe haline geliyor. Aradan bir zaman geçtikten sonra, birgün ev sahibi, mürşidine, hepimizi şaşırtacak şu sözleri söylüyor: "Vallahi bazen sevinç ve inşirahımdan seni bağrıma basıp her tarafından öpesim geliyor. Fakat, bazen de öyle öfkeleniyorum ki, yakandan tutup hırpalamak, tokatlamak, dövmek geliyor içimden. Zira, sen bizim evimize geldin, şeref misafiri oldun, seni Efendimiz (sav) takip etti. Evet, sen gelince Hz. muhammed Sallallahü Aleyhi Vesellem de geldi, Kur'ân da geldi, Allah'a iman da geldi. Ve sayende evimiz bir cennet köşesi oldu. Ama benim bir babam vardı. Saf, temiz bir insandı. Sen gelmeden az önce hristiyan olarak vefat etmişti. Niye daha önce gelip de ona da anlatmadın?" Bence bu feryad, bu çığlık, bu sarsma ve ırgalama, bütün hristiyan ve yahudi dünyasının, müslümanlığa karşı, bir siteminin ifadesidir. Biz gidemedik. İslâm'ı götüremedik. Hatta, bulunduğumuz yerlerde dahi dun-himmet olarak davrandık; onu çevremize götüremedik. İslâm'ı yaşayamadık, anlatamadık ve onu muhtaç gönüllere duyuramadık.
Müsaadenizle bir başka hususa da temas etmek istiyorum! Bizi müslümanlıktan uzaklaştıranlar, -onların ifadesiyle arz edeyim- bu millete sürekli Batı uygarlığı seviyesinde bir hayat tarzı vadettiler. Aradan bir asra yakın, hatta bir yönüyle 150 sene gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ Batı kapısında dilencilik yapıyoruz. Değişen hiç bir şey yok. Bir çuvaldız boyu yol alındığı dahi söylenemez. O gün bugün de Batı bizleri hep kapıkulu ve halâiki gibi gördü. Üç-beş kuruş için yurdunu yuvasını terk eden kapıkulları... Şimdi ben size bir şey soracağım: "Hristiyan ve yahudiler müslüman olmuyor ve elimizdeki bu güzel prensipleri kabul etmiyorlar. Bunun neden böyle olduğunu hiç düşündünüz mü? Sebep gayet basit; birisi böyle güzel prensiplerle size gelse ve mesajların en güzelini getirse, hatta göklerin kapılarını açsa, cennetlere giden yolu gösterse; ama bu zât sizin kapıkulunuz olsa, sizin hizmetlerinizi görse, küçük gördüğünüz işlerde çalışsa siz bunun dinine girmeyi düşünür müsünüz?.. Herhalde, kapıkulunuzun arkasından gitmeyecek hizmetçinize tâbi ve dilencinize dilence olmayacaksınız!.."
Bugün âlem-i İslâm denen bu dünya, beklendiği şekilde derlenip toparlanamamış; kendine gelememiş; İslâm'ı, hayatıyla gösterememiş,temsil edememiş ve hâlâ Batı kapısında dilencilik yapmaktadır. Sen, dünkü, kapıkullarının karşısında böyle elli defa nakavt olur, elli defa onların eşiklerine yüz sürer ve onların karşısında tir tir titrersen, Batılının seni dinlemesi, mesajlarına kulak vermesi katiyyen düşünülemez. Binaenaleyh, tıpkı seleflerimiz gîbi izzetli ve şahsiyetli insanlar olarak çok üst seviyede İslâm'ı temsil edip ve onun temsilcileri hüviyetiyle, Batı kapılarına dayandığımız zaman, bizi dinleyecek ve kabul edeceklerdir."Dilencilerinin dinini kabul etmek istemiyor, kapılarında amele ve işçi olarak çalıştırdıkları kimselere kulak vermek istemiyorlarsa bir bakıma haklıdırlar;' diyemiyeceğim ama, kendilerini mazur görebilir ve ihtimal ki, ötede, bir soru onlara sorulduğu takdirde, bir soru da ,İslâm'ı temsil ediyor gibi görünüp de, yüzüne gözüne bulaştıranlara sorulacaktır.
Bence, mesele evvelâ bu zaviyeden ele alınmalı, bize ve onlara ait mesuliyetler müşterek olarak mütalaa edilmeli, hükümler de adalet ve istikamet dairesi içinde verilmelidir. Yoksa bir kısım muvazenesiz kimselerin, dış ülkelerde yaşayan herkesi Cehennem'e doldurup, kapısına bekçi gibi dikilmesi gibi bir anlayıştan biz fersah fersah uzağız. Keza, müslümanlık adına ortaya çıkıp ve yarım yamalak mesajlarını sunar sunmaz, alemin koşup onları takip edeceklerini bekleme hayalperestliklerinden de fersah fersah uzak bulunuyoruz.
Ama inanıyoruz ki, bir gün dünya muvazenesinde bir değişiklik olacak. Orta kuşağın inci mercan dünyası, Türkiye, Mısır, Türkistan gibi ülkeler derlenip toparlanacak. Bu mübarek dünya, şahsiyetli ve yaşatma zevkiyle yaşama arzularından sıyrılabilmiş; tertemiz ve hasbî ruhlar sayesinde yeniden dünya muvazenesindeki yerini alacak... İşte o zaman cihanın doğusu da, batısı da bizi dinleyecektir.
Bu olmayacak diye bir şey yok. Olacaktır, hatta olmaya başlamıştır da. Bugün Batının fikir adamları, müslümanlığın çarpıcılığı, tazeliği karşısında büyülenmiş gibidir. Ve bu bakış çok ciddi değişikliklere sebeb olacak gibi görünmektedir. Çok yakın bir gelecekte, içtimaî coğrafyada ciddi değişikliklerin olacağını uzak görmemek lazım. Evet dünya haritasında bir kısım değişiklikler olacaktır. Ancak, bunu, şahsiyetli, özüyle bütünleşmiş insanlar yapacaktır; kendi işinin altında kalıp ezilmiş, bu türlü meseleleri, bulacağı boş vakitlere bırakmış, tutarsız, yetersiz insanlar değil...
Bir başka zaman arzettiğim gibi, başlarını mezardan kaldırıp, mezar taşlarının arasından size bakanlar, “işte bunlar onlardır” dedikleri zaman, sizin işiniz tamam, dünyanın da işi bitmiştir. Evet işte o zaman dünya ile hesaplaşabilirsiniz.
Kıyamet alâmeti olarak anlatılan Dabbetül-Arz’ın AIDS hastalığı ile alakası var mıdır, izah eder misiniz?
AIDS (Acquired Immun Deficiency Syndrome: Kazanılmış Immun Yetmezlik Sendromu) Virüslerin sebep olduğu bir enfeksiyon olup hızla yayıldığı ve öldürücü olduğu için "asrın hastalığı" olarak isimlendirilmektedir. Yakalanan kisi sayısr 10 ayda iki katına çıkmakla birlikte AIDS'i ilk tarif eden ilim adamlarından olan Dr. M. Gottlieb'in tabiri ile "tedavi kelimesi henüz lügatte yoktur. "
AİDS ilk olarak 1981 yılında farkedildi ve gösterilen alâka sonraki yıllarda giderek büyüdü. Tıp camiası ne olduğunu, nasıl bulaştığını, nasıl seyrettiğini, tedavisini ortaya koymak için seferber olurken, halk arasında da büyük bir panik meydana geldi.
1980'li yıllara kadar böyle bir hastalık bilinmezken AIDS'in aniden ortaya çıkışı hakkında bazı ilim adamları, gelişmiş ülkelerde virüslerle yapılan araştırmalarda, bazı virüslerin yapısının değiştirildiği ve bu virüslerin iyi muhafaza edilemeyerek insanları enfekte etmesi ile AIDS'in yaygınlık kazandığı iddiasında bulunmaktadırlar.
Başlıca bulaşma yolu eşcinsel ilişkidir ve kurbanların yaklaşık %72'si eşcinsel erkeklerdir. Kan ve kan ürünlerinin verilmesi ile bulaşabileceği gibi virüsü taşıyan hamile anneden çocuğuna geçebilir. Hastaların yaklaşık %17'si uyuşturucu müptelalarıdır.
Virüslerle her enfekte oranda AIDS gelişmez. Bu kişilerde ya belirti yoktur veya hafif şikayetler vardır, fakat virüsü taşırlar ve yukarıda bahsedilen yollarla başkalarına AIDS'i bulaştırabilirler,AIDS amilleri, bağışıklık sisteminin işleyişini bozduğu için bulaşıcı hastalıklara direnci azalır ve Pneumocystis Carinü pnomonisi, Condida albicans, Herpes .Simpiex enfeksiyonları gibi fırsatçı enfeksiyonlar, Kapesi sarkomu baş gösterir ve hasta kısa sürede ölüme gider.
Bu mesele günün meselelerinden ve aktüel mevzulardan biri olması itibariyle, bir seneden beri belki bir kaç defa soruldu; ben de her defasında birşeyler demeye çalıştım. Şimdi bir kere daha sormuş oluyorlar. Ben de bu arzuya hürmeten bir kere daha arzedeceğim.
Dabbetül-arz tabiri hem Kur'ân-ı Kerim'de hem de hadis-i şeriflerde var. Dabbe kelimesi, yerde debelenen, ayakları üzerine yürüyen, canlı demektir. Meselâ, Allah, yeryüzünde debelenip duran, yürüyen, ayakları üzerine emekleyen değişik varlıkları bir çırpıda anlatırken buyuruyor ki: "Allah her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde (sürünerek) yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört (ayak) üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır..." (Nur45) Bunlar, şu ana kadar sizin bildikleriniz. Evet mikroorganizmalardan en büyük varlıklara kadar, eskilerin dinazorları, daha sonraların mamutları, filleri ve gergedanları; bütün bu varlıkların hepsi, bu umûmî hükmün altına girer. Ama, bir de sizin bilmediğiniz şeyler vardır ki, Allah murat buyurduğu zaman, ilerde, değişik değişik türleriyle onlar da yaratılacaktır. Mikroorganizma türüyle Aids de onlardan olabilir. Atmosfere, iklime göre değişik,çeşit çeşit varlıklar olabilir. Hatta bunlar canlı varlık olmayıp başka tür varlıklar da olabilir...
Kur'ân-ı Kerim'de, başka bir yerde, dâbbe; Allah'ın rızıklandırdığı dâbbeler sadedinde "Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah'a aid olmasın." (Hûd-6) "Nice canlı (dâbbe) var ki rızkını taşıyamaz, onları da sizi de Allah besler. "( Ankebut-60 ) Evet, nice dâbbeler vardır ki, sizin de onların da rızkını Allah tekeffül ve taahhüd buyurmuştur. Besleyen, büyüten ve çoğaltan yalnız O'dur.
Mevzumuzla alakalı dâbbe ise, Neml suresinde geçer. "O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dabbe (canlı) çıkarırız; o, onlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler" (Nemf-82) yani, işiniz bitti artık yeryüzünde teşhir vazifesini gördünüz, yeryüzü de, meşher olma vazifesini bitirdi. Bu meşherin açılmasından maksat şu idi: Allah burada, bilinip tanınmasını ve bunun ilan edilmesini istiyordu. Şu anda artık bilinmediğine ve yeryüzünde Allah diyenlerin sayısı hergün biraz daha azaldığına göre, öyleyse, Allah sizin hakkınızda yok olma hükmünü verdi. İşte bu hükmün verilmesi için de biz, yerden konuşan bir dâbbe çıkarıverdik. O dâbbe ister kâliyle, ister mikrofonla, isterse hâl diliyle olsun konuşan bir dâbbedir ve artık bundan böyle, insanların iman etmeyeceklerini ilân edecektir. Yani dâbbenin çıkması, mevcut îmanî durum ve iman kadrosunun duraklaması, bir ölçüde geriye gitmesi zayıflaması, hatta bitmesi ve tükenmesi demektir. Zaten bu ayetin arkasında da hemen haşr-ü neşirle alâkalı ayetler geliyor ki; bundan da, bunun önemli bir kıyamet alâmeti olduğu anlaşılıyor.
Dâbbetül-arz, zuhur edecek 10 kıyamet alâmetinden bir tanesi ve ihtimal ki aynı zamanda sonuncularından birisidir. Öyle bir sonuncu ki, ayetin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre, bu hayvanın zuhuruyla aıtık yeryüzünde iman mevcelenmesi, çağlaması duracak ve İslâm'a ait herşey, süratle kuruma ve tükenmeye doğru gidecek. İnanmışları, arkadan başka inananlar takip etmeyecek, inanmış olanlar da bundan böyle inançları adına yakîn hasıl edemiyecekler. Demek ki, fen ve felsefe çok ileriye gidecek; teknik ve teknolojide başdöndürücü muvaffakiyetler olacak; insanlar yaratma (!) sevdasına kapılacaklar.. tüplerde, tüp bebekler yapacaklar ve robot adamlar yapılacak; dünyanın idaresi de onlara bırakılacak... Her yanı, “yarattım” diyen sergerdanlar saracak ve katiyyen Allah hakkında yakîne yanaşmayacaklar. İşte ayetin siyak ve sibakından anlaşılan şeyler. . .
Dabbetü'l-arz Efendimiz (sav)'in mübarek hadislerinde de, Kur'ân-ı Kerim'in anlattığı şekle uygun olarak ele alınmakda ve yapacağı şeylere temas edilmektedir."Dabbe çıkacak, yeryüzünde dolaşacak ve hemen her tarafta görülecek" gibi hususlarıyla...
Dabbet'ü arz'ın Aids ile alâkası olup olmadığına gelince, evvelâ, şunu arzetmek istiyorum. Bir kısım arkadaşlarımız -muhakkak ki hüsnü niyetlidirler- günümüzde zuhur eden bir kısım hadiselerle, âyetler ve hadisler arasında bir mutâbakat aramak suretiyle,Kur'ân ve Efendimiz'in beyanlarının takviyesini düşünmektedirler. Bir yönüyle bu türlü gayretler, gelişen fünun-u müsbete, pozitivizm ve rasyonalizm cereyanları karşısında -doğru veya yanlış- Kur'ân ve Sünnete ait meseleleri, ilmî ve tecrübî neticelerle, tevfîk etmek, desteklemek; bu yolla ilim ve tecrübe insanına birşeyler anlatmak maksadıyla yapılmaktadır. Ve kanaat-i acizânemce, gelecekte tenkid edilebilme durumu mahfuz olmakla beraber, şimdilik bütün bütün zararlı olduğunu söylemek de acelecilik olsa gerek... Vakıa, Kur'ân'ın ve Sünnetin nurlu beyanları, ilimlerin koltuk değneğine ihtiyaç olmadan da, insan vicdanı tarafından sezilecek kadar parlak ve yanıltmaz olduğundan, her zaman hüsnü kabul görecek mahiyettedir. Bundan da öte, beyan edilecek her delil, Kur'ân ve Sünneti, ilimlerle uzlaştırma, anlaştırma, tevfik etme istikametinde gösterilen her gayrete, bizim, kendi zavallı akıllarımızı saran tozu toprağı süpürme maksadıyla müracaat ediliyorsa, buna bir şey demiyeceğim; kimse de dememelidir. Yok, bu deliller, bu sözler, bu beyan ve bu gayretler, Kur'ân ve Sünnet hakikatını omuzlayıp taşımak içinse, bence o omuzlar bu yüce hakikatları taşıyamıyacak kadar cılız ve çelimsizdirler. Binaenaleyh, hal-i hazırdaki durumları itibariyle dahi ümit ve itimad va'detmeyen bu şeylere nasıl bel bağlanabilir? Yarın bir başka ilmî fırtına tarafından sürüklenip bir tarafa itilmiyeceklerine kim teminât verebilir? Ve böyle vâhî emirlere Kur'ân ve Resulullah'ın beyanlarını bina etmek, hatta Kitab ve Sünneti ilme vize ettirmeye kalkmak, müdafaasını üzerimize aldığımız hakikatlara karşı saygısızlık olmaz mı..?
Şimdi de, Aids ile Dâbbetül-arz'ın alâkası üzerinde duralım: Bildiğiniz gibi bu mesele, asrın dışa vurmuş çirkinliklerinden sadece bir tanesi... Düşüncem icabı, bâtılı tasvir etmek istemem. Hele (Aids) gibi, söylerken dahi, utanıp kulaklarımıza kadar kızardığımız bir mevzuda...
Şimdi sâfi zihinleri bulandırmayacak şekilde arzetmeye çalışayım. Evvela, "Aids Dabbet-ül arz cüz'iyatının bir parçasıdır" denmesi doğru olsa da,"(Aids), dabbedir"demek doğru değildir. Zira, onu ayete biricik te'vil yapmak, yıkılıp gittiği zaman, ayetin ruhunu zedeleyecektir. Bugüne kadar çok hastalıklar çıktı ve insanlığı kastı kavurdu, sonra da çekip gitti. "Allah devâsını indirmediği bir hastalık indirmemiştir." Ebu Davud'un Ümmü Seleme validemizden rivayet buyurduğu bu hadisde,"her hastalık karşısında, Allah'ın bir de ilaç indirdiği anlatılmaktadır ve dermanı bulunmayan dert yoktur, sadece: Ölümün dermanı bulunmamaktadır; Efendimizin bir diğer ifadesinde; “bir de ihtiyarlığın dermanı yoktur.” denilmektedir . Herkes behemehal ihtiyarlıyacak ve ölecektir. Evet ihtiyarlık ve ölümün çaresi yoktur, ama bunun dışında her derde derman olabilir. . .
Şimdi bununla onun tevfikini yapmaya çalışalım:
Bir kere. Aids dediğimiz bu hastalık, dünyanın bazı yerlerinde görüldü ama -çok şükür- Türkiye'de çok fazla görüldüğü söylenemez. Bunu da kafalarımızdan atıp da, ruhlarımızdan söküp atamadığımız, İslâm'ın yüksek ahlâk ve disiplinlerine borçluyuz. (Aids) bir zamanların verem ve vebasının, şimdilerin kanserinin ulaştığı noktaya henüz ulaşmamıştır. Dün o hastalıklara, bugün de kansere Dâbbet-ül arz denebilirdi ve denmelidir de. Ama "Dabbet-ül arz" küllî hakikatının bir cüz'ü olarak, geçmişin o dehşetli heyulaları verem ve veba, Allah'ın yarattığı ilaçlara yenildi ve "Dabbet-ül arz" defterinden silindiler. Kanser son tabyelerini kullanıyor; darısı (Aids)in başına.. Veba eskilerin korkulu rüyasıydı. Düşünün ki, tek bir tablo olarak, Amvas'da, Ashab-ı Kiram arasında otuz bine yakın insanı alıp götürmesi ne müthiş hadise..! Bazı ihmâle uğramış ülkeler müstesnâ, günümüzde artık bu türlü hastalıklara rastlanmıyor. Eğer veba, önü alınmadan evvel böyle ayet ve hadislerle, günümüzde yorumlandığı gibi yorumlansaydı, Dâbbetülarz'a veba virüsü demek uygun düşecekti. Zira hem çok yaygın, hem de çok korkunçdu.
Keza, bugün insanların çoğunda kanser var. Bu mevzuda uzmanlar diyorlar ki; bir insanda beliren kanser hücrelerinin, ancak çok zaman sonra önü alınmaz bir tehlike olduğu sezilebilmektedir. Bugün, dünya çapında yapılan istatistiklere göre, kanserli nisbetinin, insanın içinde ürperti hasıl edecek seviyede olduğu söylenmektedir. Ve henüz ciddi bir tedavi sisteminin tatbik edildiği de söylenemez. Söylenemez ama, uğraşıyorlar, Allah'ın izni ve inâyetiyle önleyecek gibi görünüyorlar. Şimdi eğer bir şeye Dâbbetül-arz nazarıyla bakılacaksa, bence kanser de bu mevzuda hatırı sayılan namzetlerden biridir. Hatta, kanser ve (Aids) bugüne göre, nisbetlendirilse, Aids'in" kanserin yüzde birine ulaşmadığı görülür. Evet, mesele kemmiyet planında ele alınacak olursa, bugünkü durumu itibariyle Aids'in çok önünde korkunç hastalıklar var: Dermanı olmadığından dolayı, keyfiyet planında düşünülüyorsa; yarın, buna da derman bulunduğu takdirde acaba, hadise karşı itimadı sarsmış olmayız mı?.. Müsaadenizle bir hadisle alâkalı, küçük bir mütâlaa ile buna ışık tutmağa çalışacağım:
Bir çoğunuz duymuşsunuzdur; bir kısım kimseler, önünü arkasını düşünmeden ve ilim adına bir şeyler yapıyorum diye hadisleri ve âyetleri aceleden te'vil ederek, Efendimiz (sav)'in: "Cüzzamdan aslandan kaçar gibi kaçınız" mealindeki hadisine, sözde ilmî ve Efendimiz'in gaybe aşinâ olduğuna delalet eder bir yorum getirmek için, diyorlar ki: "Biliyor musunuz, neden peygamberimiz, arslandan kaçma teşbihiyle anlattı ? Çünkü, cüzzamın mikrobu, tıpkı aslana benziyor da ondan..." Şimdi bu, o kadar aceleden söylenmiş bir sözdür ki, ilerde bu mikrobun, mikroskobun altında hiç de arslana benzemediği oıtaya çıkınca, dine yararlı mı, zararlı mı olacağı hesab edilmemiştir. Zira, izah hadise dayandırılarak yapıldığından, sanki hadis böyle demiş gibi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla izâhın yanlışlığı mikroskop altında ortaya çıkınca -hâşâ- bu hilâf-ı vâki beyan, Efendimiz'den şerefsudur olmuş gibi kabul edilecek ve dolayısıyla hadis darbelenecektir.
Bu itibarladır ki, işin aslını iyi öğrenmeden böyle şeyler söylemek çok yanlış ve zararlı olmaktadır. Değil bunlar gibi vâhî teviller; islâmî meseleler, pozitif usullerle en sağlam yorumlara tabî tutulduğunda dahi, eskilerin ifâdesiyle "fihi nazar" deyip mülâhaza dairesini açık bırakmak, başka ihtimâlleri gözardı etmemek ve ifâdelerin müsaadesi ölçüsünde alternatif yorumlara da yer vermek mecburiyetindeyiz. Kaldı ki bugün, pozitivizmin ayaklan yerden kesilmiştir. Ve ona artık şüphe ve tereddüt içinde bakılmaktadır. Bugün Batı'da ilim adına en yaygın düşünce, her şeyin bir ölçüde yanlışlığını kabul etmek çizgisinden hareketle, ilim adına bu yanlışları bıraka bıraka ilerde yanlışsız ilime ulaşma düşüncesidir. Bu düşünce de, diğer düşünce sistemleri gibi tenkid edilebilir. Ne var ki, pozitivizm ve rasyonalizmin saltanatlarının sarsıldığını ifade bakımından oldukça önemlidir.
Binaenaleyh, bugün en sağlam gibi görülen, tecrübî ilimlerde dahi bu kadar kuşku, bu kadar tereddüt bahis mevzuu olursa; o kadar dahi güç Ye ağırlığı olmayan nazariyelerle, âyâtü beyyinatı ve hadis-i şerifleri bu nazariyelere göre te'vil etmek;`ayete ve sünnete kuvvet kazandırıyoruz" derken, onlara karşı bir cinayet mânâsınadır. Günümüzde bu mevzuda bir kitap enflasyonu var. Evet kısa zamanda çok kitap yazıldı; ama fazla değil, bir kaç sene sonra, bunların hepsini alıp okuyacak nesiller, bunlara gülecek ve bizler gibi yazıp anlatanların talihsizliğine vereceklerdir... Ama meseleyi değişik ihtimaller içinde ve daha geniş perspektifli ele alarak, şu da, şu da olur diyenler, yazıp söyledikleri şeylerin üzerinden 100 sene dahi geçse, yine de taze ve orjinal bulunacaklardır.
Evet, bu anlayışla yazılan eserlerin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen hâlâ tatlı, hâlâ cedid, hâlâ ceyyit, hâlâ, taze, hâlâ duru, hâlâ tertemiz olarak bulunuyorlar.
Meselâ, önce delil dediğimiz nesnelerin doğruluğunu kabul ediyor; sonra, netice ve müddeayı bunlara dayıyoruz. Oysa yukardan aşağıya doğru tedellî usulüyle gelmek de mümkün. Mesela: Allah var ve bu deliller de O'nu gösteriyor, Resulullah Hatem'ül enbiyadır; şunlar da ona delalet ediyor. Ayağımın altında şu küçük karıncalar, şu mikroskobik organizma size anlatmak istediğim hakikatlara işaret ediyorlar. . . şeklinde olmalı. Bu bakış başka; “delil” diye ele aldığımız bu zayıf, bu cılız şeylere tutuna tutuna, göklerin ve yerin yaratıcısı, O, "Lehd makâlî düssemâvâti vel-ard" olan Zat'ı anlatmak başkadır. İşte, zannımca Aids'de de, böyle bir bakış zaviyesi hatası yapıldı. Bunu imanlı ve insaflı kimseler yaptıkları için; yaptıkları işin sevabını da kazandılar. Ancak, yarınki imansız ve insafsızlar, bu tahlîl ve te'villeri, serrişte ettikleri zaman, bu iman ve Kur'ân kahramanları çok utanacak ve yanlış yorumlarının hacaletiyle iki büklüm olacaklardır.
Bu itibarladır ki, hadisler ve Kur'ân'ın ayetleri bahis mevzuu olduğu yerlerde, her mümin, çok dikkatli konuşmalı, dikkatli düşünmeli ve onlarla âlâkalı hususlarda dikkatli olmalıdır.
Eğer bu mevzuu hüsn-ü niyetle ele alan kardeşlerimiz deselerdi ki; Aids'de Dâbbet-ül-arz nev'inden bir ferd olabilir- İnşaallah maksat ve niyetleri de budur-Ben bunu öper başıma kordum. Evet Aids, Dabbet-ül arz hakikatının bir parçası olabilir ve ona ait bir vazifeyi de görebilir. Hâlâ tahribatını bütün şiddetiyle devam ettiren kanser de o Dabbet-ül arz nevinin bir ferdi olup ona ait bir kısım küçük vazifeleri görebilir. Ancak, bütün bunlar, insanların artık sağlam inanmıyacağına bir dil, bir tercüman olduğu ifade edilen, teknoloji ve ilmin su-i istimalinden meydana geleceği sezilen, kendine has mânasıyla "Dabbet-ül arz" herşeyden başka hatta kendi cüzlerinden de başka, nevi şahsına mahsus, garabetinden zor sezilen bir harikadır ve onun çıkması da islâmî değerlerin sonu demektir. Oysa ki biz hâlâ, Buhari ve Müslim'de zikredilen bir hadis-i şerife dayanarak diyoruz ki: Müslümanlar ergeç birgün mutlaka dünyaya hakim olacaklar. Şimdi eğer Dâbbetül-arz çıkmışsa; bu bizim ümidimize indirilmiş büyük darbedir. Çünkü Dâbbet-ül-arz, diyor ki; bundan sonra yakîn, bundan sonra iman yok; bundan sonra sükut, bundan sonra gerileme var. Oysa ki biz, İslâm'ın, afâk-ı âlemde şehbâl açacağına ve dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına inanıyoruz. Bugün burada gördüğümüz insanlar gibi, dünyanın dört bir bucağında da müslümanlar, soluk soluğa Hz. Muhammed (sav)'ı arayacak ve O'nunla bir kere daha buluşacaklardır. Dabbetül-arzın canı cehenneme! Biz onu daha sonraları bekliyoruz ve inancımıza göre o,kâfirlerin başına Kıyametin kopacağı ana yakın zuhur edecektir. Aksine bir düşünce ise hem akidemize ters, hem de ümidimize indirilmiş bir darbeden başka birşey değildir.
Hem, Dabbet-ül-arz olmaya namzet, sıra bekleyen, muhakkak ve mutasavver daha bir sürü yaratık var. Meselâ, onlardan bir tanesi şimdi de kurgu bilim yazarlarını meşgul eden ve ilerde insanlığın kaderine hakim olacağından bahsedilen robotlar... Kur'ân işaret ediyor ki: Yeryüzünde şu tür, şu tür canlıların dışında Allah'ın yaratacağı bazı şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz. Yani ne laf dinlerler, ne merhametten anlarlar. Ne ağlamaları, sızlamaları dinler ne de ayaklarına kapanmakla merhametlerini celbedebilirsiniz...
Hatta böyle birşey, şimdiden o kadar endişe salmaktadır ki, bu teknolojiyle meşgul olanlar bile, bir gün bunlar programlanıp, ayarlanıp fezaya salındıktan sonra etrafı yakıp yıkacaklarından; sulh istense dahi sulha yanaşmıyacaklarından; yeryüzünde tam bir fesat unsuru olarak herşeyin altını üstüne getireceklerinden bahsediyorlar ki: Dâbbe hakikatının bir cüz'üne ciddi bir namzet gibi görünmekte...
Ancak bu kadarı dahi, aceleden verilmiş bir karar olacağından, daha dikkatli konuşmak icabedecektir. Öyleyse tekniğin tankından; geleceğin robot adamlarına kadar; bugünün küçük virüslerinden, bilmem daha sonraların hangi azgın ve salgın hastalıklarına ve küçük yaratıklara kadar; ondan da, Ahir zamanda, eşi görülmedik büyük, katliâmlarla hortlayacak ve milyonların ölümünü netice verecek, henüz adı konmamış hastalık amillerine kadar hepsi; önce ruhun, sonra bedenin ölümünün dili olan “Dabbet-ül arz”ın birer temsilcisi olabilir. Bence, meseleye böyle bakmakla, bir ölçüde, Kur'ân'ın ayâtü beyyinatına ve Sünnete karşı saygı korunduğu gibi, diğer yandan da metinlerin lâhûti buudları açık tutulmuş olacaktır.
Şunu kemal-i samimiyetle ifâde edeyim ki, yukarda bahsedilen yorumcu arkadaşların saffet ve samimiyetleri yanında, kendime bir dirhemlik beyân hakkını dahi lâyık görmediğim o muhlis kardeşlerim, çok ihlâslı olmalarına rağmen, ihlâsın sadece bir rükün teşkil ettiği çok yönlü bir mesele de yanlış iş yapıyorlar. İhlas ayrı mesele; Sünnete, Kitaba saygılı olma ve onların ruhuna sadakat içinde bulunma ayrı bir meseledir.
Şeytan Cehenneme gideceğini bildiği halde niçin küfürde ısrar ediyor?
Şeytan, kelime ma'nası itibariyle, Hakk'ın dergâhından kovulmuş, rahmetten uzaklaştırılmış; elindeki bütün kozları aleyhine çevirmiş, kazanç kuşağında kaybeden demektir. O, bulunduğu bu durum itibariyle hakkı duyup anlayamayacak mesâfelere kayıp gitmiş bir fâsid daire kurbanıdır. Bir hususa dikkatinizi rica edeceğim. Fâsid daire (kısır döngü) sözcüğünü hekimlikteki mânâsından biraz farklı kullanıyorum. Hekimlikte fâsid daire, meselâ; sinir gazı tevlit etti, gaz siniri, sinir gazı, gaz siniri... Fâsid bir halka teşekkül eder ve sürer gider. Şeytan evvelâ gurur ve kibirle vurulmuştur. Meselâ: "Ben ondan daha hayırlıyım" demiş ve ilk şeytânî düşünce, ilk diyalektik olarak fâsid dairenin ilk turunu yapmış, öldürücü girdaba ilk adımını atmış bütün istiğfâr menfezlerini mazeret çamuruyla sıvamış ve "ben ondan daha hayırlıyım"demiştir. Bunda evvela, bir iç beğenme sonra da dışa taşmış bir kibir vardır. Ve bu hareketle fâsid dairenin ilk halkası meydana gelmiş olur.
Şeytan günah işlediği zaman, Hz. Adem de hata etmiş ve o memnu meyveye elini uzatmıştı. Fakat Hz. Adem meseleyi anlayınca, hemen dize gelmiş: "Rabbim nefsimize zulmettik. Eğer mağfiret etmezsen, bütün bütün kaybedenlerden olacağız." (Araf- 23) demiştir. Af araya girince Adem hakkında fâsit daire teşekkül etmemiş ve Adem Nebi kurtulmuştu. Şeytansa, Şeytânî mazeretlerle nefsini müdafaa etti. Hakkında yapılan ikâzât karşısında kusurunu itirafdan kaçındı ve "Ben ondan hayırlıyım" diyerek helak oldu. Daha sonra da insanoğlunun baş düşmanı kesildi. Bakın, nasıl görülüyor. "Senin uluhiyetine yemin ediyorum ki. onların hepsini baştan çıkaracağım" (Sâd-82) Başka bir Ayet-i Kerime'de: "Sağlarından, sollarından, önlerinden, arkalarından geleceğim ve onların çoğunu, şükürsüz bulacaksın. Nep nankör yaşayacaklar. Senin nimetlerini yiyecek, başkalarına kulluk yapacaklar. Ni'metlerin içinde yüzecek seni bilmeyecekler..." (Araf-17) diyor. Kur'ân-ı Kerim daha pek çok yerlerde şeytanın bu mevzuudaki mübarezesini, insan oğluna karşı düşmanlığını ve Rabbine karşı da isyanını anlatır. Şimdi onun bu isyanı, Allah tarafından kovulmayı netice verdi. O, "ben ondan hayırlıyım" deyince, Cenab-ı Hak da ona karşı: "İnin aşağıya hepiniz" hizlanına uğrattı. Bir taraftan kabahatinden büyük mazeretleri, diğer taraftan da yeminli, kasemli insanoğluna düşmanlığı, onu, Rabbin yapıcı, yumuşatıcı, yükseltici Rahmet atmosferinden bütün bütün uzaklaştırdı. Daha sonra tamamen şeytânî mantığa teslim oldu ve "İzzetine and olsun onların hepsini baştan çıkaracağım" diye homurdandı ve yol olarak aldatıcılığı seçti. Aldattıkça uzaklaştı; uzaklaştıkça hıncı arttı; derken fesatla, nankörlükle bütünleşmiş ikinci bir fıtrat kazandı. Her uzaklaştıkça iyice azıtıyor, kovuldukça kinini, nefretini, gayzını, kibrini ve ucbünü ifâde edip duruyordu. Allah'a karşı cedele kalkışıyor, diyalektik yapıyor ve böylece Allah'ın rahmetinden uzaklaşması onu isyana, isyan da uzaklaşmaya sevkediyordu. Ve Şeytan, kendi fâsit dairesinin kurbanı olarak "hatm"e maruz kaldı; yani kalbi mühürlendi. Bunun mânâsı şu demekti; içinde fenâlık düşüncesinden başka bir şey kalmadı ve iyiliğe ait bütün fakülteler, bütün ışık kaynakları da sönüp gitti.
Bunu anlayabilmemiz için bir misâl arzedeyim: İnsan çok mükerrem bir varlıktır; kendisine bahşedilen dinamikleri değerlendirdiği takdirde melekleşebilir. Şimdi, gayet şefkatli, namazında, niyazında, orucunda, haccında, zekâtında ve insanlarla münasebetlerinde fevkalâde mükemmel bir insan düşünün. Ama, bu mükemmel insanın bir yerde ırzına dokunulmuş, namusuyla uğraşılmış, hassasiyeti rencide edilmiş ve bir insan olarak aslâ kâle alınmamış; derken sinir sistemi üzerine kocaman dağlar gibi yükler yüklenmiş hatta bir aralık, öyle bir hale gelmiş ki, adam dayanamamış patlayıvermiş. O esnada onun kafasında artık, ne hilim, ne silim, ne af, ne de müsamaha kalır. Atmosferi bütünüyle kin ve nefret şahaplarıyla dolmuş bu adamı, o anda formüle etseniz cehennemden fışkıran kıvılcımlar gibi sadece kin ve öfke görürsünüz. O dakikada ona nasihat etseniz dahi, hiçbir şey anlatamazsınız...
Herkes kendi şahsi hayatında buna benzer şeyler görmüş ve yaşamıştır. İşte Şeytan, hayatının her saniyesinde, her âşiresinde, her sâlisesinde, böyle kinlerin nefretlerin, gayızların, içinde kol gezip durduğu bir varlıktır. Bütün hayatı boyunca ve yaşadığı sürece kötülükten başka bir şey düşünmemektedir. O kadar gerilim içindedir ki, tabii faideli bir gerilim değil, şeytânî bir gerilim... Bu haliyle o sadece şeytanlık düşünmektedir. İçi tamamen fenalıklarla dolu olduğundan dolayı da hiçbir iyilik düşünmeye fırsat bulamamaktadır. Bu itibarladır ki o, bir yönüyle Allah'ı biliyor gibi olsa da, öfkeli mü'minin Allah'ı bildiği halde öfkelenmesi esnasında hilmi silmi unuttuğu gibi, o da, Allah'ı biliyor olduğu halde, Allah'ı hatırlayamıyor ve imân edemiyor. Çünkü içindeki şeyler buna mânidir. Böyle fâsit dairelerin kurbanı Şeytan gibi aynı şeylere kurban olmuş pek çok insan da vardır. Onlar da böyle fena duygu ve tutkuların kurbanı olmuş ego ve nefis putuna taabbüd etmektedirler. Bu mevzuda, kimsenin te'minat altında olduğu da söylenemez. Hatta bizlerin de mü'minler olarak tek teminatımız Allah'a (C.C) güven ve itimadımızdır. O'na tevekkül ediyor ve O'na dayanıyoruz. Rabbim şeytanî yollarda sülûk etmekden bizi muhafaza buyursun.
Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta, düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir."