Bir aya yaklaşan ABD seyahatimin sonunda, Pennsylvania'da misafirlerini kabul ettiği vakıf binasında muhterem Fethullah Gülen ile aynı safta bayram namazını kıldık. Aynı gün bir güzellik daha yaşadım. Bediüzzaman'ın ilk talebelerinden, 84 yaşındaki muhterem Abdullah Yeğin de bayram ziyaretine gelmiş. Onunla da tanışma bahtiyarlığına erdim.
Hele, Sayın Gülen'in kendisini Adana'dayken ziyaretinden uzun yıllar sonra ikisinin karşılaştıkları andaki kucaklaşmaları görülmeye değerdi.
Sayın Gülen, ayrılırken kendisini, bahçeye çıkarak bineceği arabaya kadar uğurladı. Sonra da, gelen misafirlerinin bir kısmı ile birlikte, 'Benim şefkatime dokunuyor.' diyerek kurbanının kesilmesine iştirak etti.
Bayram namazında alınan tekbirler, vatanımızdan binlerce kilometre uzaklıkta olan insana daha başka duygular yaşatıyor. Buralarda en çok minarelerden duyulan ezan seslerini özlüyorsunuz. Kader planında bu gurbet namazları acaba ne ifade ediyor?
Kurban kavurmasının da yer aldığı kahvaltıdan sonra kısa bir sohbet oldu.
Washington'da bir diyalog merkezinin başında bulunan arkadaş, çalışmalarından etkilenen Amerikalıların da maddi destekte bulunmak istediklerini söyleyince Gülen'in cevabı şu oldu: 'Bize gösterilen teveccüh bir bahşiştir. Ama biz yabancılardan para almıyoruz. Anadolu insanının sadakatine vefasızlık edemeyiz. Yardımı onlar fakir insanlara yapsınlar. Siz onlara fakir Hıristiyanları gösterseniz. Kimseden bir kuruş kabul etmeme, hizmetimizin itibarı ve milletimize saygının ifadesidir.' Böyle bir sahneye geçen yıl da şahit olmuştum. Bir arkadaş Avustralya'da bir Türk işadamının Anadolu'daki kasabasında bir yurt yaptırmak istediğini söylemişti. Sayın Gülen o zaman da, 'Yarın birileri çıkar, o arkadaştan bahsetmeden, 'Yurtdışından gelen paralarla eğitim faaliyetleri yapılıyor' diye tezviratta bulunur. Siz o arkadaşı ikna etseniz de, Avustralya'da bir Türk okulu projesine destek olsa.' demişti.
Sohbet sırasında Sayın Gülen'in şu sözleri çok etkileyiciydi: 'Bir mesele, topyekûn millete mal edilirse gözünüz arkada kalmaz. Çünkü millet doğurgandır. Millete mal olma çok önemli. Milletimiz, eğitim ve diyalog faaliyetlerini, çatışma yerine hoşgörü ve uzlaşma adına uzatılan eli makul bulmuştur. Bu hizmetlerin arkasında yüzde 80 gibi bir destek varsa, bu, milletimizin makul olanda birleşmesindendir. Kimileri bu faydalı işleri yapanlarla uğraşıyor. Baş edemeyince de, 'ne yapalım, edelim bu çark bizim hesabımıza dönsün' diyorlar. Halbuki hesaplarını doğru yapsalar, zaten o çark onların hesabına dönüyor. Siz, ülkenin geleceğini düşünüyor, büyük devlet olmayı istiyorsanız, bu çark zaten onun için dönüyor. Bu hizmetler millete mal oldu. Şimdi de Allah'ın izniyle dünyaya mal oluyor. 'Biz yaptık, biz yapıyoruz' dersek kaybederiz. Tevfik-i İlahi'nin en büyük vesilesi, vifak (uyumlu çalışma) ve ittifak (anlaşmak)tır. Cenab-ı Hak'tan gelen yardımları bu espriye bağlamalıyız.'
Biliyorum, sevenleri en çok Sayın Gülen'in sağlık durumunu merak ediyorlar. Her gün bir avuç hap alan, iki defa kendisine insülin iğnesi yapan, yüksek tansiyon ve kalp rahatsızlığı olan bir insan Sayın Gülen.
Günde en fazla, o da aralıklı 2 saat uyuyor. Yine de şikâyetçi olduğunu hiç duymadım. Sağlığı bazen günde üç defa değişiyor. Keyifli anlarındaki hali görülmeye değer. Bir arkadaşımız, Ankara Kalesi'nde yabancı isimli dükkan ve lokantaları görünce bir Amerikalının; 'Böyle özenti içine girmeyin, sizin bin yıllık tarihiniz var.' dediğini anlatınca, hiç düşünmeden; 'Bin değil, dört bin yıl!' deyiverdi.
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8 )
Bu Ayetin nazil olduğu dönem, Müslümanlarla Mekke müşriklerinin ilişkilerinin son derece gergin olduğu bir dönemdir. Buna rağmen Ayetin, inanmayanlara iyiliği, insaf ve adaleti emretmesi dikkate değerdir. Bu Ayetin inmesi ile alakalı olarak, Hz.Ebubekir (R.A.) kızı, Hz.Esma’nın müşrike (Allah’a şirk koşan) olan analığı, Mekke’den Medine’ye gelip kendisiyle görüşmek istemesi sonucu, Efendimiz (SAV) ’ den bu konuda görüş isteyince , bahse konu Ayet-i Kerime nazil olur ve görüşmenin ötesinde, ona iyilikte bile bulunmasının herhangi bir mahzurunun olmadığı ifade edilmiştir. (1)
Müslümanlara düşmanlık yapmayan, inançlarına saygılı olan gayrimüslimlerekarşı, onlara iyilik yapılmasa bile düşmanlık yapmamak ve adaletli davranmak , adaletin gereğidir. Fakat müslümanlara karşı düşmanlıklarını sürdürenler ile düşmanlık yapmayanları aynı kefeye koymak da adaletsizliktir. (2)
M. Hamdi Yazır'ın bildirdiğine göre, âlimlerin ekserisi Mümtahine 8 âyetindeki yasaklamanın, ellezine ism-i mevsulünün sılasının ardından zikr edilen iki sıfatı (yani dinden ötürü savaşmayan ve vatandan çıkarmayan) taşıyan kafirler hakkında olduğu görüşündedirler. Bu; zımmî, müste'men, münasebet kesilmeyen antlaşmalı ve barış yapanların hepsini kapsamına almaktadır. Mü'minler burada zikredilen gayr-i müslim gruplardan hiç birine iyi davranmaktan ve ihsanda bulunmaktan men edilmiş değildirler (3). Nitekim Taberi de böyle tefsir etmiştir. Fahrettin Razi de tefsirinde , “müminlerin müşriklere karşı savaş haricinde birbirlerine karşı iyi davranabileceklerine delâlet eder” görüşünün Müfessirlerce kabul gördüğünü belirtmektedir. (4)
Yani Allah Tealâ, sizinle sulh içinde geçinen, kadınlar ve zayıflar gibi sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kâfirlere sıla-i rahim, komşuluk yapma, misafir etme gibi iyilik ve hayırları yapmaktan sizi men etmez. Ve yine sizin, sözünde durma, emaneti yerine verme, satın aldığınız şeylerin parasını eksiksiz ödeme gibi onların hakkı olan şeyi vermenizi men etmez. Çünkü Allah adil davrananları sever ve onlardan razı olur.(5) Müslümanlarla din veya dünya için savaşmamış, onları yurtlarından çıkarmamış ve çıkarılmalarına yardım etmemiş olan kâfirlere iyilikte bulunmak caizdir. Müslümanlarla onlar arasındaki davalarda adaletli hükmetmek lâzımdır. Çünkü Allah adil davrananları sever ve bütün insanlara karşı adaletli olmayı emreder. O halde savaşan ve savaşmayan hakkında da adaletli olmak vacipdir. (6)
Görüleceği üzere , Kur’an bu Ayeti ilede , müminlerle savaşmayan müşrik ve kafirler ile , iyi geçinmeyi , güzel bir diyalog kurmayı teşvik etmekte , bu zaviyeden her kafiri eşit tutmamaktadır.
(1) İbn-i Kesir, Tefsir-ul Kuranil Azim, bahse konu Ayetin tefsiri.; Buhari,Hibe 29, Ebu Davut, Zekat 34.
İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak, en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: 'Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur.' (Ankebut,46)
Kur’ân, bu ayetiyle de bize, üslûpta takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi gösteriyor. Ehl-i Kitabın zâlim olmayan kesimiyle münasebetlerimizde, şiddetli davranma ve onların iflahını kesme düşüncesinin İslâmî bir düşünce ve davranış biçimi olmadığını dile getiriyor. Evet , böyle bir düşünce ve davranış İslâmî olmaktan öte, İslâmî kaide ve prensiplere aykırı bir çarpıklık demektir.
Elmalı Hamdi Yazır , Ayetin tefsirinde : “Yahudiler ve Hıristiyanlarla ancak en güzel yoldan mücadele suretiyle; Mesela kabalığa incelikle, sertliğe yumuşaklıkla, öfkeye hazm ile, gevezeliğe nasihat ile, şiddete vakar ile karşılık vererek hak ve gerçek delilleri açıklamak ve izah etmek gibi. Ancak içlerinde zulmedenler başka.” demektedir.
Mevdudi Tefsirini incelediğimizde :"Tartışma, karşıdaki kişinin fikirlerinin düzeltilebilmesi için medenî ve saygılı bir dilde ölçülü bir şekilde yapılmalıdır. Tebliğ eden kişinin asıl amacı, muhatabının kalbini uyandırmak, ona hakkı ulaştırmak ve onu doğru yola getirmek olmalıdır. O, tek gayesi karşısındakini yenmek olan pehlivan gibi davranmamalıdır. Daha çok, kendi yaptığı bir hatayla hastasının daha kötüye gitmemesi için çok dikkatli davranan ve onu mümkün olduğunca az sorun çıkararak iyileştirmeye çalışan bir doktor gibi olmalıdır. Bu talimat burada özellikle Kitab Ehli ile tartışmalar için verilmiştir, fakat bu dini tebliğ etme konusunda verilmiş genel bir talimattır ve Kur'an'ın birçok yerinde buna değinilmiştir. Mesela: "Ey Peygamber! Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl: 125) "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet: 34) "Ey peygamber! kötülüğü en güzel olanla sav. Biz onların nitelediklerini en iyi bileniz." (Müminun: 96) "Ey Peygamber, af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle lüzumsuz tartışmalardan sakın. Ne zaman şeytandan kötü bir düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın." (A'raf: 199-200)….. Allah burada müslümanlara, Kitab Ehli ile tartışacaklarında ilk önce meselenin olumlu yönlerini ele almalarını emretmektedir.”
İbn-i Kesir , Taberi Tefsirlerinde :Ne kadar müsamahakâr olursa olsun, hiçbir insan zulme tahammül edemez ve etmemelidir. Bu itibarla Kur’ân zalim olmayanlarla en güzel bir tarzda görüşmeyi tavsiye buyurmaktadır. Böylece en makul ve nazik bir söylem ile: “Sizin kitabınız da hak kitap, aynı İlah'a ibadet ediyoruz. O'na itaat esasında birleştiğimize göre, dinin aslında beraberiz. Bu çerçevede, bir arada yaşayabilir ve konuşabiliriz” mesajı verilir. “Bu ifade Müslümanların onlarla iyi geçinmelerinin ilkesel gerekçesini ortaya koymaktadır. Zira -putperest Arap'ların aksine- Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani Müslümanlar onların Kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i Kitap'taki tevhid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak Müslümanların temel inanç konularında kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i Kitab’ı düşman bilmeleri anlamsızdır. Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında daha sonra baş gösteren çatışmalar, Müslümanlardan kaynaklanmış değildir. Nitekim tarihî bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Bu açıklama-lar dikkate alındığında, haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i Kitap'la iyi geçinmeyi emreden bu âyetin, sava-şa izin veren daha sonraki âyetlerle nesh edildiğini ileri süren görüşün de isabetli olmadığı ortaya çıkmaktadır. Zira bu âyetin “İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında” şeklindeki istisna bölümü, zaten gerektiğinde savaşmaya kadar varacak olan sertliğe sertlikle mukabele yolunu açık tutmaktadır. Nitekim müfessirler de bu yönde yorumlar aktarmışlardır (bk. Taberi, XXI, 2; İbn Kesir, VI,292; nakl: DİB, Kur’ân Yolu, Ankebut, 29/46 tefsiri, IV, 258).
Tefsirul Munir’de (Vehbe Zuheyli) : “Yahudi ve Hristiyanlarla güzel bir metodla, yumuşak ve ılımlı bir üslûpla tartışın. Ancak kendi nefislerine zulmeden, kendi kendilerine yazık eden, hak yoldan sapan, apaçık hüccetleri görmezden gelen, inatçılık yapan ve büyüklük taslayan kimseler müstesna. “ demektedir.
Fahreddin Razi’de Miftahul Gayb Tefsirinde : (Peygamberine) ehl-i kitabı irşâd etmenin yolunu da beyân buyurarak, "Ehl-i kitab ile, en güzel olandan başka bir şekilde mücâdele etmeyin..." buyurdu. Bazı müfessirler, bundan muradın, "Zalim olanlar ve savaş açanlar müstesna, imân etmeseler bile, ehl-i kitab ile, kılıçta mücâdele etmeyin" manası olduğunu söylemişlerdir ki bu, "Onlar, küfürlerine ilâveten, zâlim olmadıkları müddetçe" demektir….onlarla önce, en güzel şekil ve usulde mücâdele olunur; Fikirleri hafife alınmaz, ataları sapık olarak nitelenmez… Razi Tefsirinin devamında ifade edilen“Onlardan zâlim olanlar, yani Allah'ın, çocuğu olduğunu veya Allah'ın üç ilah'ın üçüncüsü olduğunu söylemek suretiyle, müşrik olanlar müstesna”ve yine benzer bir yaklaşımı sergileyen Elmalı Hamdi Yazır’ın Tefsirinin devamında geçen :“Yeterli olan delili kabul etmeyip, haksızlıkla inada, aşırılığa sapan, mesela hâşâ Allah'ın oğlu var demekle veya "Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır)" (Mâide, 5/64) gibi laflar söylemekte ısrar ile kibirlilik taslayan zalimler müstesna, zira o zaman hallerine uygun şekilde müdafaa yapmak vacip olur.”
yaklaşımlarından , her teslis inancına haiz insanı zalim addedip , sanki bu kesimin Ayette geçen “en güzel yoldan mücadeleyi” hak etmediği anlaşılmamalıdır. Çünkü ; Ayet , Ehl-i Kitabı kast etmesi hasebi ile başta tüm Hıristiyan ve Yahudileri kapsamaktadır. Saniyen , Teslis İnancına haiz nice Hıristiyanlar var ki , bunu inançlarının gereği olarak görmekte , yoksa Elmalı Tefsirinin devamında ifade edildiği üzere bir kibir mevzuu yapmamaktadır. Dolaysıyla diyebilirizki ; Elmalı Hamdi bu ifadesi ile Teslis inancını bir zulüm aracı yapıp , bu fikri zorla empoze eden Hırsitiyanları Zulmedenler kategorisinde değerlendirirken , Tevhid arayışında olan ve Tevhid’i öğrenmeye muhtaç Hıristiyanlar ile, Teslis inancındaki mantıki çelişkilerine çözüm bulamayıp Tevhid’e yaklaşan Hıristiyanlar “Zulmeden”ler katogorisine müdahil elbette değillerdir.
Netice olarak diyebiliriz ki ;Kur’an’ı Kerim bu Ayet-i Kerimesi ile de Ehl-i Kitaba öncelikle yumuşak, musamahalı , sevdirerek iyi güzel bir uslub ile yaklaşım sergilenmesini emretmekte ve bizlere bu konuda tevilsiz bir Rehberlik göstermektedir.
"De ki: Ey Ehl-i Kitap, Sizinle Bizim Aramızda Aynı Olan Bir Kelimeye Gelin: Allah'tan Başkasına İbadet Etmeyelim ve O'na Hiçbir Şeyi Ortak Koşmayalım; Allah'ı Bırakıp da, Kimimiz Kimimizi Rabler de Edinmesin.. Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman: “Şahit olun ki biz müslümanlarız!” deyiniz.”(Âl-i İmran, 3/64)
İslamî tebliğde, bilhassa Ehl-i Kitab'a karşı yumuşak olmak Kur'ân'ın emridir. Değil sadece Ehl-i Kitap, Cenab-ı Allah, Hz. Musa'ya, fir'avn'a giderken dahi "Ona yumuşak söz söyle; olur ki, öğüt alır, kendine gelir ve Allah'tan korkar" (Tâhâ/44) diye mülâyemeti emreder. Galiz sözlerin, insanları kınamanın ve onlara karşı kaba davranmanın İslamî tebliğde hiç mi hiç yeri yoktur.
Bahis mevzuu ayet bize böyle yumuşak söz söyleme ve sevdirici, çekici tebliğin mücessem bir örneğini vermektedir. İslam'ı bütün bir kale ve hududullah ile çevrilmiş geniş bir kasr-ı muallâ olarak düşünecek olursak, bu sarayın müteaddit giriş kapıları olduğu gibi, bu kapılara ulaştıran ve içeri girmeyi sağlayan mahlukatın nefesleri adedince yolların var olduğunu da unutmamak icab eder. İslam, kendine has üslubuyla insanları bu yollardan herhangi birinde ve yine yolun herhangi bir noktasında kucaklar ve usûlüne göre onu kapılarından birinden içeriye çeker. İşte böyle bir husus ve tedriciliğin anlaşılamamış olması ya da tam idrak edilememesi, dün olduğu gibi, bugün de bazılarını belli yanlışlıklara sürüklemektedir.
İşte bu ayet, Ehl-i Kitab'ı, sözü edilen yollardan veya noktalardan birinde yakalıyor; onlara güler bir yüz ve tatlı bir dille yaklaşıp, "gelin" diyor. Bu "gelin" deyişte, "sizi çağırdığım, davet ettiğim şeyler, sizin bilmediğiniz şeyler değil; tam tersine, bildiğiniz, ünsiyet ettiğiniz ve bizden çok önce karşılaşıp da, şimdi unutmuş olabileceğiniz veya yanlış hatırladığınız şeyler türündendir." diyor ki, bu da Kur'ân'ın, Ehl-i Kitab'la aramıza bir köprü kurarak onları gayet yumuşak bir şekilde, sıcak baktıkları bir noktadan yakalamasıdır. Bu husus, İslam'ın tebliğinde ve muhataplara yaklaşmada çok önemlidir.. ve siz isterseniz buna, şimdilerin moda tabiriyle "diyalog"diyebilirsiniz. Evet, Kur'ân'ın Ehl-i Kitab'ı çağırdığı o me'luf nokta tek bir kelime ile hülasa edilecek kadar kısadır; zira Kur'ân onlardan sadece ve sadece bir tek şey istemektedir ki, o da şu görülen köprüden geçilip, şu kapıya ulaşılmasıdır; her şey bir yana sadece "sevâün" kelimesinde bile bu inceliği, bu yumuşaklığı ve arada kurulmaya çalışılan köprüyü görmek mümkündür. Nedir bu köprünün hususiyetleri?
İşte Kur'ân, bu noktada müsbeti tariften ziyade, menfiyi nazara vererek konuya şöyle giriyor. Bir kere Ehl-i kitap, önceleri kendi çerçevesiyle Allah'ı tanıyordu. Ne var ki böyle bir tanımanın üzerinden asırlar geçmiş ve dolayısıyla onların o marifetleri küllenmiş ve tazeliği de kalmamıştı. Öyleyse, yapılması gereken bir "tahliye", yani "arıtma" ameliyesi idi. Bu yapıldığında, gerçekler ayan beyan ortaya çıkacaktı. Esasen, "lâ ilâhe illallah" cümlesinde de bu tahliyeyi görmek mümkündür. Yani İslam, her işe bir tahliye ile başlar; zihni yanlış kabullerden, saplantılardan; nazarları da şaşılıktan kurtarma, "illallah"tan, yani müsbeti tariften önce gelen bir ameliye-i fikriye, bir ameliye-i nazariye, belki de bir ameliyat-ı tecdidiyyedir. Bu sebepledir ki, ayette de, "şunları şunları yapalım" değil de, "şunu yapmayalım" ifadesi kullanılmıştır.
Evet, bir kısım Ehl-i Kitap, zamanla Allah'a şirk koşar hale gelmiş; O'na vesenîler gibi oğullar, kızlar isnad etmeğe başlamış, üç bir, bir üç gibi anlaşılmaz yanlışlara girmiş ve bazı hahamlarına, papazlarına, Allah'a ait olan tevbenin kabulü ve teşrî yetkisi gibi, ibadette Allah'a şirk koşma mânâsına gelen fonksiyonlar atfeder olmuşlardır. Ayette bazı "hahamların ve papazların rab edinilmesi" tabiri daha çok gündelik hayatı alakadar eden hususlarda ve teşriî konularda merci kabul edilmeyeceğiyle alakalıdır. Dolayısıyla da Kur'ân, kalblerin ve zihinlerin şirkten tahliyesine oradan başlamamakta ve önce Cenab-ı Hakk'ın uluhiyetine karşı şirk koşulmamasını, ibadetin O'na tahsisini nazara vermektedir. Namaz, oruç, hac, zekat Allah için olmalı; kurban O'nun için kesilmelidir. Burada Ehl-i Kitap, rahatlıkla "biz zaten bunları Allah için yapıyoruz" diyebilir. Öyleyse, bu merhaleden sonra, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmama merhalesi gelmektedir. Yani, Allah'la beraber başka yaratıcı kabul etmeme; "sebepler, tabiat veya bir takım başka güçler" dememe; yaratmayı, ölümü, yaşatmayı, rızıklandırmayı, kainatın idaresini tamamen O'na verme; O'nu doğmadan-doğurmadan, üremekten ve başkalarına muhtaç olma gibi noksanlıklardan beri görme.. evet imanın üzerindeki bu kara örtü kaldırılınca, geriye sadece günlük hayatın, içtimai, iktisadi sahalarının da tevhide göre düzenlenmesi kalmaktadır ki, Allah'a iman ve ibadet yani her mânâda tevhid tamamlanabilsin. İşte, İslam'ın tebliğinde nasıl bir tedricilik varsa, zihinleri ve kalbleri, sonra da günlük hayatı tevhide raptetmede öyle bir tedricilik sözkonusudur. Zaten, Hz. Üstad'ın ifade ettiği ve üzerinde hassasiyetle durduğu üzere, İslam, bir bakıma imanın tahsîl, tarsîn ve tahkîminden ibarettir. Evet, neticede her şey, imânâ ve tevhid'e dayanmakta ve bir bakıma iman ve tevhid, merkezi, hakikatı oluşturduğu gibi, muhitle alakalı meseleleri de tayin etmektedir.
Hülasa olarak diyebiliriz ki burada, birbirinden farklı ruhların, ayrı ayrı vicdanların, değişik telakkilerle meydana gelmiş değişik kültür ve değişik medeniyetlerin, birbirinden farklı zamanlarda gelmiş farklı kitapların ve o kitapların yoğurup şekillendirdiği ümmetlerin, her gönlün "evet" diyebileceği bir çizgide -siz isterseniz buna "sulh çizgisi" diyebilirsiniz- birleştirilebileceği, birleştirilirken de her meselenin, rahmetin enginliği açısından ele alındığını ve her merhalede yaklaşımların evrensellik buudunun korunduğu apaçık ortaya konmuştur ki; her düşünce ve her vicdan ancak böyle bir hak hakemliği ile hallolabilir. Ruhlar, şahısların heva ve heveslerinin baskısından kurtularak Ma'bud-u Mutlak'a hakiki kulluğa erer ve dünya sahte ilahlara kulluktan kurtulur. (1)
Merhum Elmalı Hamdi Yazır , bahse konu Ayetin Tefsirinde , Davetin Ehl-i Kitabıda aşarak muhtelif milletlerin ve farklı dinleride kapsadığını belirtmiş , davetin tüm insanlığa şümul olduğunu belirtmiştir. (2)
Diyalog içinde bulunduğumuz insanlarla, “fasl-ı müşterek”leri artırmak ve onlar üzerinde konuşmak gerekir. Hatta konuştuğunuz, görüştüğünüz bu insanlar, Yahudi ve Hristiyanlar bile olsa, yine bu düşünce ile hareket edilmeli ve muvakkaten bizi birbirimizden ayıracak hususlar bahis mevzuu edilmemelidir. Mesela, siz onlarla Allah, ahiret konularında anlaşamadı iseniz, onlara Efendimiz’i anlatmanın bir mânâsı yoktur. Efendimiz bizim canımızdır.. O’nsuz bir hayat yerin dibine batsın! Ne var ki, O’nu anlatmada zamanlamanın çok iyi yapılması lazımdır. Bakın Kur’ân-ı Kerim kitap ehline çağrıda bulunurken diyor ki: “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan kelimeye gelin.” Nedir o kelime? “Allah’tan başkasına ibadet yapmayalım” (Al-i İmran/64). Zira gerçek hürriyet başkalarına kulluk yapmaktan kurtulmakla gerçekleşir. Allah’a kul olan başkalarına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin bu mevzu üzerinde birleşelim, bütünleşelim. Ve yine “Allah’ı bırakıp da bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor Kur’ân (Al-i İmran/64). Dikkat edin! Bu mesajda “Muhammedün Rasulullah” yok. (3)
(Âl–i İmran, 3/64) fermân–ı sübhânisiyle –müşrikler anlamasa da– Hıristiyan ve Yahudilerin ve onların içinde de ilim ehlinin dikkatleri çekilerek şöyle bir çağrıda bulunulmaktadır: Ey Hıristiyanlar, Yahudiler ve hususiyle de ilim ehli olanlar! Geliniz, aramızda müşterek olan bir kelime üzerinde –Allah’a imanda ve tevhidde– anlaşalım. Zira her şeyin O’na muhtaç bulunduğu Allah hakkında anlaşmak sizin de bizim de en önemli ve hayâtî meselemizdir. Gelin, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım.” Evet, Allah’tan başkasına kul olmayalım. Zatında eşi ve ortağı olmayan Allah’a biz de eş ve ortak koşmayalım. Zira kâinatı kabza–i tasarrufunda tutup çeviren sadece O’dur. Bütün sistemler ve bütün kevn ü mekanlar, O’nun azamet ve uluhiyeti karşısında bir zerre mesabesindedir. Dolayısıyla kâinat da, biz de Cenab–ı Hakk’a muhtaç ve medyun olduğumuz, O’nun da eşi ve ortağı olmadığı halde, hayallerimizde O’na eş ve ortak koşmak suretiyle kendi kendimize yazık etmeyelim.
Yani doğru yoldan inhiraf ederek, “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rab edinmesin.” Zira, bir kere de Allah’tan başkasına tapmaya başlayınca, daha doğrusu Allah’ı bırakıp başka vadilerde kurtuluş aramaya durunca bir daha da belimizi doğrultamayız. Öyle ise gelin bütün benliğimizle Allah’a yönelelim ve “Velâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillah; Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabb edinmesin” buyrulmuştur. Bunca tembih ve tenvire rağmen hiçbir şey yokmuş gibi, “Eğer onlar yine de yüz çevirirlerse, işte o zaman: “Şahit olun ki biz müslümanlarız!” deyiniz.” İkaz, tembih, tenvir ve aklı işhaddan sonra da, vazifenizi ifa ile alakalı onların vicdanlarını şahit gösterip bir adım geri durun.
Cenab–ı Hak, bu ayette bütün ehl–i kitaba çağrıda bulunduğu gibi, kıyamete kadar gelecek bütün ilim ehlini, kitap mücadelesi verenleri ve kitap çevresinde müesseseleşenleri de muhatap olarak almakta ve onlara adeta şöyle seslenmektedir: Ey ilim erbabı! Gelin, aramızda müşterek olan, bizim kalben ulaştığımız ve vicdanlarımızın kabullenip tasdik ettiği “Allah’tan başka mabud–u mutlakın olmadığı” hakikatinde birleşelim. Aslında hangi ilim dalıyla iştigal edersek edelim, neticede bu ilimlerin, vâhid–i hakiki ve vâcibu’l–vücûd olan Allah’a dayanmayınca, muallakta olduğunu duyacağımız kaçınılmazdır. Oysaki mümin gönüller, Kur’an’ın talim ve terbiyesiyle rûhen, vicdanen ve kalben ilimlere konu teşkil eden şeyleri daha farklı duymakta ve hissetmektedirler. Bu noktadaki problemler aşıldığı takdirde, ruh, fikir ve ilimlere ait tıkanıklık sayılan hususlar da kendi kendine vuzûha kavuşacaktır. Evet ilmin inhiraflardan kurtulabilmesi işte böyle bir tevhid anlayışında Kur’an’la anlaşmaya bağlıdır. (4)
Buna göre Müslüman, onları “kendi konumlarında kabul” edecek, ortak noktada buluşmaya çağıracaktır ki ortak nokta Allah’ın varlık ve birliğini kabul, indirilmiş olan kitaplara iman ve O’ndan başkasına ibadeti reddir. (5)
Monoteist, yani Tek İlâh’a inanmayı temel özellikleri kabul eden Tevrat ve İncil mensuplarının bu daveti red etmemeleri gerekir. “Allah’ın birliği akidesi; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslâm’ın değişmez ve kesin akidesidir.” (D. Mason, Le Coran et la revelation judeochretienne, Paris, 1958, 1, 32). Tevrat’ın açıkça bildirdiği üzere: “Tanrı Yahve’dir ve O’ndan başka tanrı yoktur” (“Tekvin”, 4: 35, 39). “Dinle İsrail! Tanrımız Yahve’dir ve O tektir” (“Tensiye”, 6, 4). Tevrat ve İncil uzmanlarından G. Lagrange şöyle der: “Eski ve Yeni Ahid’in bütün sayfaları tevhid inancını dile getirir.” (De Deo Uno, s.240’dan D. Mason, a.g.e., 1, 31). Hıristiyanların kredosu (amentüsü): “Ben, bir tek Tanrı’ya inanırım” diye başlar. 1215 yılındaki Latran Konsili bu akide hakkında şu açıklamayı getirir: “Biz kesin olarak inanırız ki, gerçek Tanrı bir tektir, her şeyin esasıdır.” (6)
Yani, "Bizim kabul ettiğimiz ve sizin de kendi kitaplarınızın öğretileri ile desteklendiği ve tasdik edildiği için, 'yanlış' diye reddedemediğiniz inancımızda bize katılın." (7)
Kur’anın “Ey Ehl-i Kitab” davetine , günümüz Ehl-i Kitabının diğer Asırlara göre daha çok muhtaç olduğunu ifade eden Bediüzzaman Hazretleri, Ehl-i Kitab ile aynı zamanda Ehl-i Mektebinde (İlim Sahiblerinin ) kast edildiğini ifade etmektedir.(8 )
Ali İmran ,64. ayet-i kerimenin değerlendirmesi:
A-)Ehl-i Kitab’a (Hıristiyan ,Yahudi ve diğer Kitab indirilmiş dinlere ) ve İlim erbabına (Bilim Adamlarına) yumuşak bir şekilde, kırıcı olmadan ve Diyalog kurarak bir Davet esastır !
B-)Kurulacak Diyalogta esas amaç ; bir üstünlük kurmadan ,aslında bütün semavi dinlerin kabullendikleri fakat üzerinden geçen Asırlar sonucu unutulan veya yanlış hatırlanan ; Bir olan Allah’a imanın perçinlenmesi ve yine Bir olan Allah’tan başkasına kulluk edilmemesidir ! Burda cay-ı dikkat olan bir husus şudur : Tevbe Suresi 30.Ayet-i Kerimede , Kur'an-ı Kerim Ehl-i Kitabı Allah'a oğulluk isnadında bulunduklarından dolayı kınarken , burda ise , Ehl-i Kitab ile biz Müslümanların aramızda aslen ortak olan bir Kelimeden bahsedilmesi , Kur'anın çok ince latif bir yakklaşımı olarak karşımızda durmaktadır ! Halbuki Allah'a oğul isnadında bulunanlarla bizim ne ortaklığımız olabilirki ? Demek , oğul isnadında bulunmalarına rağmen , Allah inançlarının olması , onlar ile aramızdaki ortak olan inanç esasımızdır ! Lakin , Ayetin devamında hemen , Bir olan Allah'a davetin gelmesi , kurulması emredilen Diyaloğun stratejisini ortaya koymaktadır !
C-)Bu konuda ikna ve uzlaşma sağlanamadığı takdirde , Efendimiz (SAV) ‘me iman etmelerini istemenin veya beklemenin bir anlamı yoktur ! Çünkü , tevhid İnancına gelmeyen Ehl-i Kitab Efendimiz (SAV) 'ide kabul etmiyeceklerdir !
D-)Tevhid inancını kabul etmediklerini gördüğünüzde , onları olduğu konumda kabul edinki ,onlarda sizi olduğunuz konumda kabul etmiş olsunlar ! Umulur ki , onlar Tevhid inancını kabul etmeselerde , yakın çevreleri veya gelecek nesilleri bu kabule uyacaklardır !
Asr-ı Sadetten günümüze Diyalog - 4.Bölüm - Halifeler ve Osmanlı döneminde Diyalog
Kur’an-ı Kerime ve Efendimiz'e (sav) en bağlı insanlar olan ve Kur’anı Kerim'de Allah’ın, “Ben onlardan razıyım “ (41) dediği Ashab-ı Kiram’ın bu noktada farklı düşünmeleri hiç mümkün mü?
A) Dört Halife döneminde Diyalog
Gayrimüslimlerin kendi kültür ve dini inanışlarını devam ettirdikleri okullar, İslam idaresi altındada eğitimlerine devam etmişler ve buralardan başta patrikleri olmak üzere din adamları yetiştirmişlerdir. İncelemelerimizde, Hristiyanlara karşı çıkarılan zorlayıcı emirnamelerin hiçbirisinde, onlara ait din okullarını denetim altına alıcı, kısıtlayıcı bir hükme rastlanmaz !
Peygamberimizin vefatından sonra başlayan Fetih hareketleri ile birlikte ele geçirilen şehirlerin çoğu Sulh yoluyla ele geçirilmiş ve cizye ödemeleri şart koşularak gayrimüslimlere bir ahitname ile yükümlülükleri ve hakları sunulmuştur. Bu ahitnamelerde, fethedilen beldelerde faal olan kiliselerin yıkılmıyacağına dair garantiler bulunuyordu. Hatta Hz.Ömer, Kudüsün fethi üzerine gittiği bu şehirde, Patrik Sofranyus’un namazını büyük Kıyame (Bas) Kilisesinde kılması teklifini geri çevirmiş, şayet bu Kilisede namaz kılması halinde acaba ileride camiye çevrilir ve bir haksızlığıa vesile olurmuyum mülahazası çerçevesinde uygun görmemiştir. (42)
Halife el-Velid b Andulmelik tarafından Dımeşk mescidinin genişletilmesi gayesiyle yıkılan Yohanna Kilisesiyle ilgili hatalı uygulma, Halife Ömer bin Abdulaziz tarafından düzeltilmiş, o kilisenin iadesi düşüncesi ile, Hristiyanlar buna Rıza göstermesede, kilise yerine yapılan caminin yıkılmasına karar vermiştir.
Miladi 3.Asırda yapılmış Tur dağındaki Sina Manastırı (St.Catherina Manastırı) , bugün bile ziyaretçilere sahib olması bakımından, İslami İdare tarafından korunmuş, sadece bir hatıra mahiyetinde küçük bir odası namaz kılınmak üzere düzenlenmiştir. Bunun ile birlikte, Filistin, Suriye, Ürdün, Mısır, Irak ve Anadolu coğrafyasında mevcut bazı manastırların XXI.Yüzyıla ulaşabilmiş olmalarını, İslamın farklı din mensublarına bakış açısını net bir ortaya koymaktadır. (43)
Emevi devletinin, Hristiyanların yoğun olarak yaşadığı Şam topraklarında, iktidara gelmesinden itibaren, Hristiyanların devlet kademelerinde geniş çerçevede istihdam edildikleri bilinmektedir. Bu husus Abbasiler dönemindede devam etmiştir. Onların bu hoşgörüsüne tahammül edemeyen kimseler olmasına rağmen uygulamalar devam etmiş ve Abbasi bürokrasi hayatında Vezirlik makamında bile pek çok Hristiyan görevlendirilmiştir. El-Maverdi, vezirlik görevini tefvid (karar) ve tenfiz (uygulama) olarak iki ana Gruba ayırmış ve tenfiz makamına bahse konu gayrimüslimlerin istihdam edileceğini belirtmiştir. İleriki asırlarda, tefvid makamında bulunduklarıda olmuştur. Özellikle ilk Hicri 5 Asırda kurulan devletlerin değişik alanlarında, Köy Reisliği (Mevazit) , Cehbez, Katib, Tabip, Divan-ül Ceyş başkanlığı, Kahramane (özel vekil) , Hazinulfüruş, Zimam, Sahibüş- Şurta gibi vazifelerde görevlendirilimişlerdir. Özellikle sarayda görev yapan Tabipler, ailenin bir bireyi olarak izinsiz Halife ve yakınlarının odalarına girebilmişler ve ibadetlerini de yine sarayda yapabilmişlerdir. Emevi Sarayında önemli bir yeri olan Saray Şairliğine getirildikleri gibi, Abbasiler döneminde de yine Hristiyan Şairler Saraya gelerek eserlerini sunmuşlardır. (44)
Hulefayi Raşidin döneminde, zımmi statüsü aynı Efendimiz (SAV) döneminde olduğu üzere devam etmiş, hatta Hz.Ömer kendi döneminde gerçekleştirilen Fetihlerde, ele geçirilen insanları esir statüsünde değil, direkt zımmi statüsüne tabi tutup büyük bir insaniyetperverlik göstermiştir. Demek cizye, Hristiyanları ezmek için değil onları korumak için alınan bir katılım payı olduğunu bizzet Thımas W.Arnold kabullenmektedir. (45)
Tüm bunlarla beraber, ilk Fetih hareketleri sırasında Bizanslıların İslam ordularını geri püskirtmek amacı ile saldırı düzenledikleri sırada, korumayı yerine getiremiyeceklerini anlayan Müslümanlar (o bölgenin Müslüman Valisi) , Ehli Kitabtan topladıkları vergileri geri iade etmiş ve bu davranış bölge halkında derin tesirler bırakmıştır. Bu konuya en güzel örnek, Şam Valisi Ubeyde bin Cerrah’ın, bahse konu Bizansın saldırısı karşısında, daha güçlü bir Ordu ile geri döneceği ana kadar geçici olarak Şamı terk edeceği sırada, Hristiyanların Liderini yanına çağırtıp, topladığı cizyeyi iade etmesidir. Bunun üzerine, Şamda bulunan ve vergilerini iade alan Hristiyanlar, Bizanslıların Hristiyan olmasına karşın, Müslüman bir idarenin başlarına tekrar geri gelmesi için, Manastıra kapanmış ve tekrar Müslümanların raiyetine girmek için dua etmişlerdir. (46)
Hz.Ali’nin:” Zimmet akdi, malları mallarımız, kanları kanlarımız olsun diye akdedilir“ yaklaşımı, Zımmilerin İslamiyetteki konumuna açıklık getirmiştir. (47)
Hz.Ömer’in yaşlı bir zımmiye söylediği:” gençliğinde senden cizye alıp, ihtiyarlığında seni terk etmek olmaz “ sözü meşhurdur. Yine Hz.Ömer’in cüzzamlı Cabiye Hristiyanlarına zekat gelirlerinden pay ayırdığı ve kendilerine yardımcı olduğu da bilnmektedir. (48)
B) Türk-İslam devletlerinde ve Osmanlıda Diyalog
Türk-İslam Devletleri, Müslüman olmayanlara karşı iyi niyetli ve müsamahalı davranmış, onların dini değerlerine karşı saygılı olmuş ve bunu yaparkende insani bir vazifeninde ötesinde, İslam dinini referans almışlardır.
İslam Hukukçuları, dünyayı Dar-ul İslam ve Dar-ul Harb olarak ikiye ayırmasına karşın, kendilerine İslamın kaidesi olan Dar-ul Sulh yolunu seçmişerdir. Bu düşünce sayesinde, Osmanlı sınırları içinde bulunan Müslüman olsun veya olmasın insanlar, aynı İdare altında asırlarca barış ve huzur içinde yaşayabilmişlerdir.
Peygamberimizin ihdas ettiği geleneğe göre Adalet karşısında, Devlet Başkanıda “kanun üstü “ bir konumda değil, sıradan bir vatandaş gibi muamele görmeyi gerektirmiştir. Dünya tarihi, o zamandan itibaren sıradan bir tebaanın, hatta bir gayri müslimin bile, Hükümdarı mahkemeye verebildiğini göstermektedir. Fatih Sultan Mehmed’in, bir Hristiyan Rum tarafından dava edilip, mahkum olmasına başka nasıl izah edebiliririz? (49)
Yine Osmanlı Döneminde, gayrimüslimlerin kendi Kanunlarını (Hukuklarını) , Müslüman otoritelerin müdahelesi olmadan kendi Hakimleri tarafından karar verdiklerine ve bu kararları uygulamayı, mevcut Hükümetin kendine mecbur ettiğine şahit olmaktayız. (50)
Ermeni ve Gürcü Kaynaklarda, “Melikşah’ ın, bütün Hristiyanlara karşı şefkatle dolu olduğunu, geçtiği memleket halklarında bir Baba gibi davrandığını ve buna istinaden bir çok ülkelerin, kendi istekleriyle onun idaresine girdiklerini, ölümünde cenazesinde Müslümanların yanında Hristiyanlarında katıldığını nakletmektedir. (51)
1071 yılından sonra Anadolu’da yaşamaya başlayan Selçuklu Türkleri, Hristiyanların mal, can emniyetlerini de azami derecede korumuş,12.Yüzyılda Erzurum, Erzincan gibi Anadolu şehirlerini ticaret maksadıyla dolaşan Latin tüccarların ibadetleri için bile özel kiliseler yapılmıştı. Selçuklu sultanlarının birçoğu, buraları ziyaret edip, rahiplere bağışlarda bulunur ve manastırlardan vergileri kaldırmışlardır. Bu müsamaha anlayışı, Türklerin İslam ile tanışmalarından öncede vardı. (52)
600 yıl Dünya siyasetine yön vermiş olan Osmanlı Devlet-i Aliyesi, bugün hemen her ülkenin yakından ilgisini çekmekte ve özellikle çokuluslu devletlerin bir tecrübe kaynağı olarak müracaat kaynağı olmaktadır. Bunun nedeni, sadece Avrupa, Asya ve Afrika’da sahip olduğu geniş stratejik topraklar değil, aynı zamanda Doğu Roma gibi bir devletin varisi olarak yönetiminde çok farklı milletleri ve dinleri bir araya getirmesidir. Aslında Osmanlı Devletinin 624 yıllık bir ömre sahip olmasında, Türk ve Müslüman olmayan bu nüfusun önemli bir katkısı vardır. Osmanlının, bahse konu farklı dine sahip bu milletlere uyguladıkları Adil ve Hoşgörülü yönetim, Rumeli topraklarında Osmanlıların beklendiğinden daha fazla yayılmalarına ve kalmalarına zemin hazırlamıştır. Nitekim, İspanya ‘da baskı altında kalan Yahudilerin, Osmanlı topraklarına getirilerek koruma altına alınması ve yerleştirilmesi, ülkelerdeki gayrimüslimlere hoşgörünün ve güçlü bir devlete tabi olmanın avantajını hissettirmiş ve Osmanlıya bağlılıklarını artırmıştır. (53)
Osmanlı İdaresi, vatandaşı bulunan gayrimüslimlerin sadece dini ve örfi eğitimlerine hürriyet getirmemiş, aynı zamanda onların ekonomik bakımından da refah düzeyi yüksek bir yaşantıya sahip olmalarını hedeflemişti. Bunun için, Hristiyanlar çalışmıyor ve Alış-veriş yapmıyorlar diye, Pazar gününe denk gelen semt pazarının gününü, başka bir gün ile değiştirmek suretiyle mağdur olmalarını engellemeye çalışmışardı (54) Aynı zamanda evlilik akdi, boşanma, çeyiz, mehir, nafaka gibi bugün için özel Hukuka dahil konularda, gayrimüslimler tamamen özerk bırakılmıştı. (55)
Bu alana ilişkin hukuki davaları kendi cemaat mahkemeleri bakardı.. Ancak, bu konulardaki problemleri isterlerse İslami mahkemelere götürebiliyorlardı. Aynı cemaate mensub kişiler arasındaki davalar ise, ilgili cemaat başkanları tarafından çözülemezse, şer’i mahkemlere getirilirdi. Ancak, Şeriyye sicillerinden, zımmilerin özel Hukuka ait davalarını ve noter işlerini tercihen, Kadı önüne getirdiklerini görüyoruz. Dini şefler veya cemaat mahkemeleri tarafından verilen hükümler, onlar adına devlet tarafından infaz ve icra olunurdu. (56)
Burdan da rahatlıkla ifade edebilirizki, Osmanlı Milletler Sisteminin yapısı, sadece dini ve ırki değil,daha çok Sivil ve Hukuki bir çoğulculuğa dayanmaktadır. (57)
Osmanlı Kurucusu Osman Bey, uygulamalarında ve verdiği kararlarda Hrıstiyanların dini haklarına dokunmamış ve ilk Osmanlı Hükümdarlarıda, çeşitli memuriyetlere ve zaman zaman Komutanlık makamına Hristiyanlardan seçmiştir. Fatih Sultan Mehmet, 29 Mayıs 1453 ‘de İstanbul’a girdiğinde, halk Ayasofya’da ayin yapmakta ve korku içinde beklemekteyken, Fatih, rahib’i yanına çağırtarak: ” Evlerine dönmelerini, herkesin can,mal ve namusunun emniyette olduğunu, iş ve sanatlarına devam etmelerini” istedi. Fatih,bu vesile ile Ortodoks Rumları yeniden teşkilatlandırdı ve patriklik makamına kendi örf ve adetlerine göre , Georgios (Kortesios) Skolarios (Gennadios) ‘un yeni bir patrik olarak seçilmesini sağladı. Bu kişi, Türk hakimiyeti altındaki ilk Patrik olmuştur. Seçimden sonra yemeğe davet edilen yeni Patriği karşılamaya yaşlı vezirlerini gönderen Fatih, uzun sohbetten sonra, dini idare ve mezheb işlerinde ona haklar takdim etmiştir. “Millet başı” ünvanınıda vererek, onu bütün dindaşlarının meseleleri üzerinde yetkili kılmış, hürmetkar bir şekilde sarayın kapısına kadar uğurlamış, beyaz bir ata bindirmiş ve bir hükümdar gibi uğurlamak üzere bütün Saray erkanına ve Devlet Umerasına emir vermiştir. Fatih, daha sonra Patriğe birde ferman (berat) vermiştir. Bu fermanda kısaca, patrik ve büyük papazların rahatsız edilmiyeceği, genel hizmetlerden (vergi vb.) muaf tutulacağı, Kiliselerinin camiye çevrilmiyeceği, dini ayinlerin serbest kalacağı, Nikah-cenaze işlemleri ve törenlerinin eskisi gibi yapılabilineceği, Patriğin statüsünün Vezir statüsünde kabul edileceği, kendilerine bir de “Muhafız Birliği” verileceği, şeklindedir. Din imtiyazları denebilecek olan bu haklara, Fatih’ten sonraki Padişahlar bir takım ilaveler yaparak, genellikle sadık kalmışlardır. Kanuni Sultan Süleyman, Fransa Kralı F.François’un, Kudüsteki bir kilisenin camiye çevrilmesi sebebiyle yazdığı rica mektubuna gönderdiği cevapta, önceki imtiyazların devam edeceğini belirtmiştir. (58)
Kanuninin çağdaşı olan ve Protestanlığın Kurucusu Martin Luther bile, muvakkat bir kadirşinaslık ile:” Türkler gelip de Almanya’da adilane idarelerini acaba kuramazlar mı? ” düşüncesinde olduğu bilinmektedir. (59)
Avrupa Devletlerinde azınlıkların zor bir hayat yaşadığını gören Voltaire (Volter) Türkiye’deki azınlıklar hakkında şunları yazmak zorunda kalmıştır: “Küçük dünyamızdan çıkalım ve Kıtanın kalan kısmını inceleyelim, Türkler, çeşitli dinlere mensub yirmi milleti huzur içinde yaşatıyor, İstanbul’da 200 bin Rum güven içinde, demek oluyorki, Osmanlı İdaresi, gayrimüslimlere tam bir hürriyet ve adalet sağlamıştır” (60)
Devletin sağladığı tam hürriyet ve uyguladığı adalet sebebiyle gayrimüslimlerin ruhani liderleri bizzat kendileri Devlet-i Aliye’ye şükranlarını sunmuşlardı. Mesela, “Patrik-i İstanbul-ı Rum ve Asitane’de mukim Cemaat Metroplidan” imza ve mührünü taşıyan belge, bunlardan bir tanesidir. İspanya Kralı Ferdinant’ın, Yahudileri yok etmek istemesi üzerine Sultan II.Beyazid, onu kınamış ve bir kanun çıkararak onları Türkiye’ye getirtmiştir. (61)
Sırp Kralı Brankoviç‘in Macar İmparatoruna yazdığı:” Osmanlı bizi güneyden, siz de kuzeyden sıkıştırıyorsunuz. Biz Hristiyan olan sizlere itaat etmek istiyoruz. Acaba Ortodoks kiliseleri hususunda nasıl muamelede bulunacaksınız? ” sorusuna verdiği şu ilginç cevab enteresandır:” Bütün Ortodoks Kiliseleri yıkılacak, yerine yeni Kiliseler inşa edilecektir”. Bunun üzerine aynı heyet Fatih Sultan Mehmet’e gönderilmiş ve Fatih’in cevabı şu şekilde olmuştur: “Herkes kendi halkına, kendi mabedinde ibadet etmeye devam edecektir “ Evet, eğer bugün Kumkapıda, özellikle cumartesi ve pazar günleri çan sesleri duyulurken, ikindi namazında Allahu Ekber sesleri ile işitiliyorsa, eğer Mihrimah Sultan Camii’nin hemen yanında Kilise inşasına müsaade edilmişse, bu Hoşgörü ve Müsamaha Ruhunun önemli bir tezahürü değilde nedir? Gayrimüslimlere, Osmanlı Devletinde sadrazamlık, valilik, sancakbeylik, ve belli yerlerde kadılık ve devlet başkanlığı dışında bütün görevlerin verilmiş olmasını nasıl izah edebiliriz? (62)
41 Tevbe Suresi,100 42 El-Akkad, el-Abkariyyatül_ İslamiye, Beyrut 1968, 427- 428; Muhammed Hüseyin Heykel, el-Faruku Ömer, Kahire 1963-1964, I, 258-260 43 Levent Öztürk, Asrı Sadetten Haçlı seferlerine kadar İslam Toplumu Hristiyanları, s.118-119 44 Levent Öztürk, İslam toplumunda hristiyanlara gösterilen Hoşgörü örnekleri, Sakarya Üni. İlahiyat Fak. Dergisi, 4/2001, s 25-37 45 Thomas W.Arnold, The Preaching of İslam, London 1913, s.60-61 46 Ebu Yusuf, Kitabu’l – Harac, s.139; Belazuri, Futuhul Bulhan, s187 47 Serahsi, Şerhu Siyeri’l Kebir, III,250. 48 İbn kayyim, Ahkam, I,38; İbn Sa’d, et-Tabakatül Kübra, Beyrut 1957-1960, I,380. 49 Hamidullah, el-Vesaik, s.83 50 Hamidullah, el-Vesaik, s.66-72 51 Osman Turan, Türk Cihan hakimiyeti mefkuresi tarihi, İst.1979,I, sy.288-289 52 I.Goldheizer, İslam Ansiklopedisi, Ehlü’l Kitab md. 53 Yusuf Halaçoğlu, “Osmanlı Devletinde Gayrimüslim Vakıf ve Dini Teşekküllerin Statüsü”, Osmanlıda Hoşgörü ve Birlikte Yaşam Sanatı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yay, İst. 2000, s 127-129 54 Ziya Kazıcı, “Osmanlı Devletinde Hoşgörü”, İst.Büyükşehir Belediyesi, 7-8 Mart 1998, İst. S.110-113 55 Fındıkoğlu, Fahri, Hukuk Sosyolojisi, İÜY, İst. 1958, III/55 56 Türk Dünya Araştırmalar Vakfı, Şeriyye Sicilleri, İst.,1989, II/ 56-57; Bozkurt, Gülnihal, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlarının Hukuki durumu, TTKY, Ank.,1989, s.23-24 57 Bulaç; Ali, İslam ve Fanatizm, İst., 1993, s.86-88 58 Süreyye Şahin, Fener Patrikhanesi ve Türkiye, İst. 1980, s.48 59 Tarih.III, Türk Tarih Tetkik Cemiyeti, Yeni ve Yakın Zamanlarda Türk Tarihi, İst.1931, s.52 60 E.A.Murat, Milli Işık, Sayı.1, s.31 61 M. Süreyya Şahin, “Osmanlı Devleti’nin hristiyanlarla Münasebetleri”, Asrımızda Hristiyan-Müslüman münasebetleri, İSAV, İst. 1993, s.111-120 62 Ahmet Akgündüz, “Osmanlı Devletinde Barış ve Hoşgörünün Hukuki Temelleri”, Osmanlıda Hoşgörü birlikte Yaşama Sanatı, Gazeteciler ve yazarlar Vakfı yay., İst. 2000, s.64-73
Asr-ı Saadetten Günümüze Diyalog - 3.Bölüm - Efendimiz(SAV)'in uygulamalarında Diyalog
Peygamber Efendimiz (SAV) uygulamalarında Diyalog
İnsanlığın İftihar Tablosu ‘nun (SAV) hayat-ı seniyyeleri, baştan sona hep af ve müsamaha yörüngelidir! Kendisine hayatı boyunca eziyet etmiş, İslam adına hep karşısında durmuş, kendisini hep yarıyolda bırkamış nicelerini, belki imana gelir, belki İslam’a ileride sahip çıkar mülahazası içinde olmuş ve öyle olunmasını da tavsiye etmiştir.
Efendimiz (SAV) ‘in Ehl-i Kitab ve kafirlere karşı uygulamalarında Diyalog :
1-)Allah Resûlü (sas) , bir gün yoldan bir Yahudi cenazesi geçerken ayağa kalkar. O esnada yanında bulunan bir sahabi, “Ya Resûlallah, o Yahudi’dir.” der. Nebiler Serveri (sas) hiç tavrını bozmadan ve yüz çizgilerini değiştirmeden, zamana “dur ve beni dinle” dedirtecek şu cevabı verir: “Ama bir insan! ” (15)
2-)Efendimiz (SAV) , Mekke Fethedildiğinde kendisini kendi vatanından çıkaran, kendisine Hayat Hakkı tanımayan ve o dönem müşrik olan Ebu Süfyan ve Mekke’nin ileri gelenlerine, hiçbir şekilde cezalandırmamış, onlara bir itab mahiyetinde bu yaptıkları zulmü yüzlerine karşın hatırlatmamış, hatta “Kabe’ye sığınan emn,iyette olduğu gibi, Ebu Süfya’nın evine sığınanda emniyettedir” buyurarak, müşrik Ebu Süfyan’ın evini emniyet ve sığınma bakımından Kabe ile beraber zikretmiştir. (16)
3-) Ebu Sa'lebe el-Huşeni naklediyor: Ben Hz. Peygamber (sav) 'e 'Ey Allah'ın Resulü, biz Ehli Kitab'ın yaşadığı bir yerdeyiz. Onların kap kacaklarından yiyip içebilir miyiz? diye sordum. Dedi ki: 'Onlarınkinden başka kap-kacak bulabilirseniz onlarınkinden yemeyin. Başka birşey bulamazsanız onları yıkadıktan sonra kullanın.' diyerek, Ehl-i Kitaba bu noktadan bir ayrıcalık yapmış ve komşuluk hakkından doğan bir Diyaloğun kapısını kapatmamıştır.(17)
4-)Ehl-i Kitabtan alınan cizye (baş vergisi) , müşriklerden alınmazken, Ehl-i Kitab’ın kendi dini yaşantılarında serbest kalıp, canları ve malları da emniyette olmaları açısından,bir ayrıcalık tanınmıştır. Ayrıca, cizye ödeyen Ehl-i Kitabtan birisi müslüman olunca bu vergiden muaf tutulmuştur (18)
5-)Efendimiz (SAV) , üç grub insanın ecrinin 2 kat verileceğini, bunlardan bir grubunda , Kitab ehlinden olan birisinin, kendi peygamberi ile birlikte kendisinide inanırsa, onun sevabının iki kat verileceğini müjdelemiştir (19)
6-)İbnu Ömer (R.A.) naklediyor: 'Abdullah İbnu Übey İbni Selül öldüğü zaman oğlu (ra) Resulullah (sav) 'ın huzur-i alilerine çıkıp, mübarek gömleklerini babasına kefen olarak vermesini taleb etti. Resulullah (sav) talebi kabul edip verdi. Bunun üzerine, babasının cenaze namazını kıldırıvermesini taleb etti. Resulullah (sav) bu talebi de kabul etti ve namaz kıldırmak üzere kalktı. Ancak, Hz. Ömer (ra) kalkarak Resulullah (sav) 'ı elbisesinden tuttu ve: 'Ey Allah'ın Resulü, Rabbin seni, ona namaz kılmaktan men etmişken, sen nasıl ona namaz kılarsın? ' diye müdahale etti. Resulullah (sav) : 'Allah beni muhayyer bırakmıştır, zira: 'Onların ister bağışlanmasını dile, ister dileme, birdir. Onlara yetmiş defa bağışlanma dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır' (Tevbe, 80) buyurmaktadır. Ben yetmişden de fazla bağışlama talebinde bulunacağım' dedi. Hz. Ömer (ra) : 'Ama, o münafıktır! ' dedi. Resulullah (sav) buna rağmen onun ardından namaz kıldı. Bunun üzerine Cenab-ı Hakk şu ayeti inzal buyurdu: 'Onlardan ölen hiç kimse için ebediyyen namaz kılmayacaksın, mezarı başında da durmayacaksın. Çünkü onlar Allah ve Resulüne inanmadılar, fasık olarak öldüler' (Tevbe, 84) . Hz. Ömer (ra) der ki: 'Sonra o gün Resulullah (sav) 'a karşı izhar ettiğim cür'ete hayret ettim. Allah ve Resulü daha iyi bilirler. (20)
Peygamber Efendimiz (SAV) , kendisini Uhud Savaşında yarı yolda bırakıp Uhud savaşı öncesinde psikolojik olarak zarar veren, Hz.Aişe annemize İfk hadisesinde İftira atıp babası Hz.Ebu Bekir'in evine gitmesine sebeb olan, Medineye hicret sonrası yahudilerle Medine vesikası imzalandıktan sonra, Mekkedeki müşrikleri tahrik edip:'Muhammed (SAV) kendine taraftar topluyor, uyuyorsunuz' diyen bir MÜNAFIK için,
1-) Kendi gömleğini Kefen olarak veriyor 2-) Cenaze namazını kılma konusunda ve bağışlanmasını dileme konusunda (Tevbe:80) Ayeti Kerimesi gereği, Efendimiz (SAV) muhayyer (serbest) bırakılıyor ve Efendimiz (SAV) , Hz.Ömer (R.A) 'in engellemelerine rağmen, 70 den fazla istiğfar ederim, diyerek yine Hoşgörü gösteriyor ve cenaze namazını kılıyor! Taki bir sonraki Ayeti Kerime ile men edilinceye kadar!
7-)İbnu Abbas(R.A.) naklediyor: Ehl-i Kitap, saçlarını alınlarına döküyorlardı, müşrikler de ayırıyorlardı. Resulullah (sav) (vahiyle) emir gelmeyen hususlarda Ehl-i Kitab'a muvafakatı severdi. Saçını alnı üzerinde o da serbest bıraktı. Sonra (ortadan) ayırarak (sağ ve sola) taradı. (21)
8-)Allah Resulu, Mekke müşriklerinin amansız işkenceleri ve tazyikleri karşısında Mekkeli Müslümanların Hristiyan melik necaşi’nin memleketi olan Habeşistana hicretlerini arzu etmiş ve bu düşüncesini şu ifadelerle belirtmiştir: “İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan’a iltica ediniz. Zira orada hüküm süren Kralın topraklarında kimseye zulüm edilmez.Orası doğru ve emin bir yerdir, Allah asan edinceye kadar orada kalın “ (22) demiş, ve bir Hristiyan Melikin idaresindeki Habeşistana kendi Ashabının Hicret etmesini istemiştir. Bu vesile ile, Necaşinin imanına vesile olmuş, Necaşinin zaman zaman bazı meseleleri sormak için Medineye gönderdiği heyetlerin bir tanesinde ,Yedi rahip ve beş keşişten oluşan bu elçilik heyetinin aldıkları cevaplar karşısında gözleri yaşarmış ve İslâm’ı kabul etmiştir (23) ve vefatında, Medine’de gıyabında cenaze namazını kılmış (24) , Habeşistan’dan Cafer bin Ebu talib ile birlikte Medineye gelen Ehl-i Kitaba mensub bir Grub Hristiyan’a Efendimiz (SAV) İslama davet etmiş, onlarda iman etmişlerdir. Daha sonra Kur’an-ı Kerim dinleyen bu insanların gözlerinden yaşlar akınca şu Ayet-i Kerime nazil olmuştur (25) : Peygamber'e indirilen (Kur'ân) i dinledikleri zaman, onun hak olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar: ' Ey Rabb'imiz iman ettik, bizi de şahitlerden yaz' derler.(Maide:83)
9-)Necran Hristiyanları ile ilgili detayılı bilgiyi 2.Bölümümüzde aktardığımızdan, burda şu kadarını anlatmakla yetineceğiz: Necran Hristiyanları, Medine’ye altmış kişilik bir Heyet ile öğleden sonra geç vakitte ulaşmış ve Mescid-i nebeviyyede Efendimiz (SAV) ‘in huzuruna çıkmışlarıd. İbadet vakitleri geldiğinden Mescid’de ibadet etmişler, Ashab-ı Kiram buna itiraz etmelerine rağmen, Peygamberimiz onlara ibadet etmeleri için izin vermiştir. Onlarda şark’a dönerek ibadetlerini yaptılar. (26) Mübahale teklifini geri çevirmiş, cizye vermeyi kabul etmiş ve Peygamberimiz (SAV) aralarındaki ihtilafları çözmek için Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı görevlendirmişdi.(27) Daha sonra Necranlılara gönderilen emannamede, mevcut kiliselerinin kendilerine ait olduğunu ve onlara zara verilmeyeceğini ifade etmiştir (28)
10-)Elli civarında Maddeden oluşan, Müslümanlar ile Medineli arap ve yahudi kabileleri arasında karşılıklı Hak ve vazifeleri tanzim eden, Medine vesikasını adı verdiğimiz, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk Anayasayıda Allah Resulu yürürlüğü koymuştur. Bu metnin 25. maddelesinde, yahudi ve müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmış olduğunu, ve müslümanlar ile birlikte bir ümmet olduklarını hem 25.ci maddede hemde 2.ci maddede bahsedilmiş olması, din hürriyeti açısından bir ilktir.(29)
11-) Aynı anlayış içersinde, Efendimiz (SAV) , yahudilerin medine’deki ilim ve adliye merkezi konumundaki Beyt-ul Midras’ larına bizzat gitmiş, onlara “ Ey yahudi topluluğu, islam olun, selamet bulursunuz “ tebliğde bulumuştur. (30)
12-)Hicri 630 senesinde, Müslüman olduklarını bildirmek üzere medine’ye gelen Hımyer hükümdarının elçilerine şu talimatı vermiştir: “ Bir yahudi veya bir hristiyan, Müslüman oldukları takdirde, müminler ile aynı Hukuka sahip olurlar. Kim yahudiliğinde veya hristiyanlığında kalmak istiyorsa, ona madahale edilemez “ (31)
13-)Peygamber Efendimiz (sas) , Allah Resûlü sıfatıyla tebliğe başladığı zaman, ilk defa Mekke’de bazı Hıristiyanlarla karşılaşmıştı. Hatta, kendisine vahiy gelmeye başladığı ilk günlerinde Hz. Hatice’yi ve Peygamber Efendimiz’i teselli eden Varaka b. Nevfel de İncil’in el yazmalarına sahip olan bir Hıristiyan’dı. (32)
14-)Allah ve Resûlü adına, bütün değerleriyle dokunulmazlıklarına saygı gösterilmek üzere kendileriyle sözleşme yapılanlar (muâhitler) ile veya himaye edileceklerine dair Allah ve Peygamber’i adına kendilerine taahhütte bulunulan zimmîlere karşı yapılacak en küçük bir haksızlık, en kutsal değerlere karşı işlenmiş bir günah ve suç kabul edilmiştir: “Her kim, bir muâhide/zimmiye zulmederse veya onu gücünden fazlası ile yükümlü tutarsa, yahut hakkını kısarsa, ya da rızası olmadan kendisinden bir şey alırsa, onun hasmı benim. Kıyâmet günü onunla hasımlaşacağım.”(33)
15-)Peymaberimiz (SAV) , cihada gönderdiği ordu komutanlarına şu konuyu talim etmiştir, özetle: “..Müşrik düşmanlarla karşılaşınca onları önce üç şeyden birine çağır: Bunlardan birine cevap verirlerse onlardan bunu kabul et ve artık dokunma! Önce İslam'a davet et. İcabet ederlerse hemen kabul et ve elini onlardan çek......Bu şartlarda Müslüman olma teklifini kabul etmezlerse, onlardan cizye iste, müsbet cevap verirlerse hemen kabul et ve onları serbest bırak. Buda olmaz ise o zaman Savaş! (34) . Bu direktiften anlaşılan, şayet karşı taraf herhangi bir sözleşme teklif ederse bu sözleşme çerçevesinde barışın yapılmasını ve “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol” (Enfal:61) Ayetinin emrinin yerine getirilmesidir.
16-)İslam memleketinde cizye ödemeyi kabul ederek yaşayan Ehl-i Kitab’a verilen kendi inanç özgürtlükleri ile mal ve can emniyetini teyid eden bir başka Hadis-i Şerfite: 'Kim bir zımmiyi haksız yere öldürürse, cennetin kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusu kırk yıllık yoldan duyulabilir” (35) demektedir.Ayrıca, müşriklerden bir kişinin hac dönüşü bir müslüman tarafından öldürülmesi üzerine, peygamberimiz müşrikin ailesine diyet ödenmesini hükmetmiştir. (36) Hz.Ömer ve Hz.Ali, kendi hilafetleri döneminde zımmileri öldüren müslümanlara kısas cezasını uygulamışlardır (37)
17-)Peygamberimiz (SAV) , Amr bin Hazm el Ensari’yi, Beni Haris bin Ka’b hayetine İslamı öğretmek için gönderdiğinde vermiş olduğu yazılı talimatta,yahudi ve hrsitiyanları dinlerinden dönmeye zorlamamasını istemiştir. (38) . Yine, Münzir bin Sava’ya yazdığı mektubta, dinlerinde kalan Ehl-i Kitaba cizye gerektiğini ve dolaysıyla İslam’a girmek istemeynelere nasıl davranacağını bilfdirmiş olmaktadır (39) .Yemen’e gönderilen Muaz bin Cebel’e verilen talimatların bir tanesinde yine kişilerin dinlerinde zorla döndürülmemesiydi. Şayet iman etmeleri halindede namaz kılmalarını ve zekatı vermeleri gerektiğini beyan etmiştir. (40)
Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta, düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir."